19 Mayıs 2015 Salı

Ayşe'nin Evlat Edinme Hikayesi

Merhaba BYBO,

Mucizelere İnanır mısınız? Inanın! Her zaman insanın aklında olup da, bir türlü yapamadığı; aslında yapmak için de pek bir çaba sarf etmediği şeyler vardır. Bir gün oluvereceğine inanırsınız ya hani? Kendiliğinden, olacaktır zaten. Bir gün bir bebek evlat edinmek de öyle işte... Çocuklarımın babasını tanımadan önce de hep aklımda olan, bir gün zaten olacak, ama olsun diye hiçbir çabamın olmadığı bir şeydi. 

Yıllar geçti. Ben biraz geç bir yaşta, hayatımı birlikte geçirebileceğim tek adamla, çocuk yaptım. 1 Mayıs 2012'de bir bebeğimiz oldu. Hep kız olacak sanıyorduk. Yani benim kızım olurdu mutlaka. Hep öyle biliyordum. Buna hayat arkadaşım da inanmış olmalı, o da emindi kızımız olacağından. Oğlumuz olacağını öğrendik! Evren ona yollanan mesajları karıştırmış olmalıydı :) Ama Rüzgar Rodin doğduğunda, bize hayatın sunabileceği en güzel armağanlardan birinin oğlumuz olduğunu anladık! Mucizelere inandık. Bunları neden anlatıyorum? Çünkü hiç bir şey öyle birdenbire olmaz aslında. Bir yerlerde başlayan bir hareket, bambaşka bir şeyi örüyordur ilmek ilmek. Bugün evlat edindiğim İdil Lorin kızım varsa, Rüzgar Rodin oğlum olduğundandır biraz da... Gördük ki evrenin sürprizlerinin, mucizelerin devamı da varmış:) 

Biz çok düşünmüştük aslında;"kardeş yapmalı mıyız?" Her seferinde, yaşımız fren yaptırdı bize. Hem zaten yuva arayan çok çocuk vardı ve onlardan birinin yuvası olabilirdik. Ama bir şey yapmadık bunun için de. Sonra bir gün, bu mevzuyu artık hiç konuşmadığımız bir zamanda, bir araba yolculuğu sırasında çalan telefonum hepimizin hayatını değiştirdi. Çok genç bir kadının, anne olmak istemediği zaman ve koşullarda hayata tutunan bebeğine yuva aradığını öğrendik. Genç kadın bebeği onu sahiplenecek, sevecek bir aileye vermekte çok kararlıymış. Bebeğin yurda gitmesini istemiyor, ona hak ettiği hayatı sunabilecek emin eller arıyormuş. Bulamazsa yurda vermek zorunda kalacakmış! Çok ani olmuştu. Pek olabilir gibi gelmemişti o zaman bize. Yurttan evlat edinmeye benzemiyordu bu çünkü. Apaçık ortada olacaktık. Hem zaten genç kadın doğum yapınca bebeğine kendisi bakmak isteyecekti kesin! O halde, telaşa mahal yoktu! Öyle zannediyorduk yani... 

Ama öyle olmadı. Doğumdan sonra da biyolojik annenin kararı değişmedi. Ya biz, ya belirsizlik olacaktı İdil Lorin bebek için seçenek... Biz, onun yuvası olmayı seçtik. Evet riskleri vardı. Herkes bize "ama ya bilmem kaç yıl sonra bilmem ne olursa..." falan dedi. Ama bizim düşüneceğimiz tek şey bu masum bebeğin menfaatiydi. Biz de ona göre verdik kararımızı. Oğlumuza da sorduk. Kızkardeş istermiş meğer... 

Bebeği ilk gördüğüm gün, o minik muhteşem elleriyle ve etrafına yaydığı ışıkla, oracıkta, savunmasız yatan, dünyanın en güzel kızına baktığımda anladım; onun bizi arayıp bulan kızımız olduğunu! Oğlum, kardeşinin neden benim karnımdan gelmediğini sorduğunda ona da söylediğim gibi; biz onu kalbimizde büyütmüştük. 

Sürüyor yolculuğumuz bütün heyecanı ve güzelliğiyle. Darısı başınıza! (Meraklıları için not: Evlat edinmenin yasal detayları için Medeni Kanun 305-320 maddelerini okuyun. Medeni Kanun'da yalnızca kurumdan değil, rızaya dayalı evlat edinme hükümleri de var. Kurumdan değil doğrudan çocuğunu evlâtlık vermek isteyen ebeveynden evlat ediniyorsunuz. Ebeveynin verdiği izinle, küçüğü 1 yıl koruyup gözettikten sonra mahkemenin vereceği kararla evlat edinmeyi tamamlıyorsunuz. Biz şimdi izin başvurusundan sonraki o 1 yıllık süreyi yaşıyoruz. 1 yıl dolunca Aile Mahkemesi'ne başvuru yapıp,resmi prosedürü tamamlayacağız) 

Sevgiyle kalın, mucizelere inanın!

Ayşe

14 Mayıs 2015 Perşembe

Nazlı'nın Doğal Doğum Hikayesi

Bu hikayeyi, hamileliği yaşamış ve tekrar yaşayan, bir kez doğum yapmış ve kısmetse yakın zamanda tekrar yapacak olan bir kadın olarak, Mert’in doğumundan 11 ay sonra, 2. bebeğimizin hayat buluşunun 5.ayında, 1.bebeğimin gözümün önünde koşuşturmasını izlerken ve 2.bebeğimin bedenimin içinde kıpırdanmasını hissederken yazıyorum. 

Bir yokmuş, bir Mert varmış… Mert’in doğumunun onun varoluşunun en önemli kısmı olduğuna inanıyor ve o An’ın huzur dolu olmasını istiyorduk. Doğumun onun hayatını çizecek tüm enerjisinin başlangıcı olduğunu biliyor, onun doğum sürecine ve hikayesine müdahale etmek ve ettirmek istemiyorduk. Her şeyin Mert’in bedenimin ve evrenin kontrolünde olması için elimizden geleni yapıyorduk ve kendimizi ebeveynler olarak sadece zamana, akışa ve doğumun doğasına bırakmıştık. Yani, okuyacağınız bu hikaye Mert’in doğum hikayesidir ve umarım ki bu hikayenin onun tarafından yaşanmış olan kısmı da hayal ettiğimiz gibi huzurlu ve pozitif olmuştur. 

Mert'i bizim tam da hayal ettiğimiz (planlamadığımız) gibi müdahalesiz son derece doğal ve her anı aktif geçen normal doğum şekliyle dünyaya getirdik. Getirdik diyorum çünkü doğumun birinci dakikasından 11.saatin sonuna kadar Ender Bey kocacığım (ona hep öyle hitap ederim) bizi bir dakika bile yalnız bırakmadı. Sakinliğine, desteğine, elimden bir dakika bile ayırmadığı elinin sağlam duruşuna hayran oldum. Ona, bu süreçte bana ve bebeğimize olan inancını hiç kaybetmediği için ve bize kalbinin tüm zenginliğiyle sevgisini açtığı için teşekkür ederim. 

Hamileliğin 12. Haftasında sevgili arkadaşım Derya’nın tavsiyesi (kesinlikle ısrar değil) üzerine ebemizle tanışma kararı alarak onu aradım. ‘Canım sen şimdi telefonu kapa 20. Haftada beni ara’ dedi. Bu zaman zarfında doğumla ilgili bilgilenmemiştim ve de hiçbir yazı okumamıştım. Hamileliği neredeyse hissetmeden rutin hayatımı yaşıyordum. 20.hafta geldiğinde Ender ile birlikte ebemize gittik. Onu tanıyıp konuştuktan sonra tüm bu süreçte onun aktif rol almasını kesinlikle istediğimize karar verdik. Sürecin yarısını geçip neredeyse 26.haftaya vardığımızda, doğum öncesi eğitimimizi almış, normal ve müdahalesiz doğum ile ilgili hikayeler, kitaplar okumuş konuyla ilgili tamamen bilgilenmiştik. O esnada bebeğimizin cinsiyetini bilmiyor onun bu seçimini öğrenme şerefini de doğumla birlikte yaşamak istiyorduk. Onunla tanışma anı onun için de bizim için de en doğal ve en özel şekilde olmalıydı ve buna emindik.    

Bebeğin dünyaya gelirken ki yani doğum anındaki haklarını, annenin bebeğini dünyaya getirirken yani doğum anında ki haklarını ve babanın ailesinin bu varoluş hikâyesinde ki aktif rolünü ve doğum anındaki haklarını öğrenmiş ne istediğimizi çok çok çok iyi biliyorduk. Ne yaşayacağımızı tabii ki bilmiyorduk ama evrene ve akışa güveniyorduk. Ben ise bedenime ve bebeğime bu konuda çok çok güveniyordum. O zamana kadar gebelik takibine gittiğimiz sevgili doktorumuzla aklımızda doğal doğum ile ilgili netleşen tüm konular üzerinde konuşmaya çalıştık, kendisiyle hemfikir olmamız gerekiyordu ki doğum istediğimiz seyirde ilerlesin. Tüm konuşma esnasında – ki konuşan genelde bendim - Ender yanımdaydı ve kafasını sallıyor ara sıra riskler konusunda sorular soruyor ve benim gözlerimin içine bakıyordu. Doktorumuza tam olarak şöyle söyledim: "Sevgili doktorum, ben bedenimin bu doğumu olabilecek en normal ve doğal şekilde gerçekleştirebileceğine inanıyorum. Güçlü bir kadınım, gücü bırakalım sadece bir KADINIM. Doğurabilirim. Normal doğum olmasını istiyorum. Dahası bu doğum esnasında aktif olabilmek istiyorum. Yatmak istemiyorum. Ayakta dolaşabilmek, özgür olmak, kendimi o anın akışına bırakmak istiyorum. Mümkünse bedenimde herhangi bir kesik istemiyorum. Epizyotomi mi diyorsunuz ona, hah o işte. Çünkü doğumun doğru yönlendirme ile yırtıksız olabileceğine inanıyorum. Bu beden, şayet bu bebek çıkmak isterse onu rahatlıkla çıkarır inanıyorum. Ve lütfen ciddi bir risk olmadıkça sezaryen ile müdahale olmasını istemiyorum. Ve bu konuda size son karar için güvenebilmek istiyorum" dedim. Ender ile göz göze geldik. Sanırım kendi doğum haklarımla ilgili çoğu şeyi söylemiştim. Çok heyecanlıydım -yeni bir şeyler öğrendim ve eminim ya- pek nefes almadan diğer konuya yani bebeğimizin doğum haklarına geçtim. 

"Bebeğimiz ne zaman dünyaya gelmek isterse o gün kendi ritminde gelmeli, bu bebek bu rahime düştüyse, dahası orada can bulduysa çıkmayı da bilir. Biz ona güveniyoruz. Onun doğum anının hayatı boyunca onun psikolojisini etkileyecek bir unsur olduğunu düşünüyorum. Olabilecek en huzurlu şekilde doğmasını ve doğar doğmaz vücuduna değen soğuk havadan sonra mümkünse hemen benim kucağıma mümkün değilse de babasının kucağına verilmesini istiyorum. (kesinlikle bir başkasının değil). Ve lütfen kordonunu hemen kesmeyelim biraz bekleyelim ve Ender kessin olmaz mı?" dedim. 

"Bebeğimizin kesinlikle bizden ayrılmasını, o ya da şu bahaneyle odamızdan alınmasını istemiyoruz. Ne yapılması gerekiyorsa, ne gözlemlenmesi gerekiyorsa lütfen yanımızda yapılsın. Yıkanmasına da gerek yok. Doğduğu andaki masumiyetiyle, bedeniyle, sıcaklığıyla, annesiyle, babasıyla, mahremiyetiyle kalsın. Bu onun en doğal hakkı ve bu sürecin bu şekilde gelişmesinin onun hayatı ve psikolojisi üzerinde büyük bir etkisi olduğuna inanıyoruz. Ayrıca Ender’in ailemizin babası olarak doğumun her anında aktif olarak yanımızda olmasını istiyoruz" dedim. Ha bir de ekibimizi tanımak istediğimizi bu süreçte hamileliğin başından itibaren takip eden bir ebenin yani ebemizin yanımızda olmasını istediğimizi de ekledik. Tabii doktorumuz bu süreçte birçok cevap verdi ama ben mümkün olduğunca tek nefeste kalmayı tercih ediyordum ☺. Tarzım bu tabii, bir şeye inanıyorsam haldır haldır söyleyiveriyorum. Doktorumuz, kesik olmadan doğum olamayacağını, çocuk doktorunun doğumdan sonra bebekle ilgili ne yapılması gerektiğine karar vereceğini, seçtiğimiz hastane ekibinin son derece profesyonel olduğunu ve o gün o esnada hangi ekip varsa onlarla doğum yapacağımızı ve kendi ebemizin de ‘doğum koçu olarak’ yanımızda olabileceğini ama doğuma giremeyeceğini söyledi. Ayrıca normal doğum ile birlikte 50 yaşından sonra her güldüğümde altıma kaçırabileceğim riskinden de bahsetti. 

Doğum anının bebek için psikolojide kesinlikle yeri ve etkisi olmadığını insan bilincin 3 yaşından sonra açıldığını bildirdi. Biz de uzun uzun dinledik. Ayrıca bilgilendirmeler için de teşekkür ettik. Randevumuz bitmişti. İşyerine dönerken arabada Ender ile baya bir süre konuşmadık. Sonra aniden gel şurada bir çorba içelim dedi ve arabayı park etti… ‘’Bu konuda karar vermemiz lazım Ne yapacağız? ‘’ Sahi ne yapacaktık? 26.haftadaydık ve karar vermiştik. Şu ana kadar çok klasik bir hikayeydi belki de değil mi? Hayatımız, doğum anımız, ailemizin bütün olduğu o an işte o günkü kararımız ile şekillendi. O haftadan itibaren her Cuma 2 saat Hamile Okulu’nda tüm gebeler ile bir aradaydık. Dans ediyorduk, resim yapıyorduk, yeni bir doğum hikayesi dinliyorduk, korkularımızdan bahsediyorduk, meditasyon yapıyorduk, dilediğimiz gibi bağırarak doğum canlandırması yapıyorduk, nefes çalışıyorduk, hamile oryantali yapıyorduk. Sanırım bu Cuma’lar gerçekten hamilelik sürecimin en güzel günleriydi ☺.

Ebemiz hepimizin annesi, ebesi, ablası olmuştu. Ayrıca her gün yürüyüş yapıyor ve haftada iki gün yogaya gidiyordum. Yoga zamanı gerçekten bedenimin farkında olduğum, bedenimde can bulan bebeğim ile bağlantıda olduğum onu hissettiğim anlardı. Tüm vücudumun açıldığını, dirildiğini hissediyordum… Ve Ayca’nın dingin, huzurlu sesi ile - hiç acımadan- yaptırdığı yoga olmasaydı hamilelik sürecim bu kadar rahat ve keyifli olur muydu bilmem. 35. haftadan itibaren doktorumuz Ebru Hanım ile transformal nefes çalışması yapmaya başlamıştık. İnanılmaz iyi geliyordu bütün hafta enerji dolu oluyordum. Zaman su gibi akıp gidiyordu, hareketlerim çok kısıtlanmıştı, zaten kilolu başladığım hamilelik sürecinde baya da kilo almıştım. (Diyetisyen takibinde olmama rağmen☺) burnum kocamandı, karnım kocamandı, suratım sivilce doluydu, şişiyordum bir de aksi gibi carpel tunnel olmuştum. İki elimin de tüm parmaklarında hiç bitmeyen bir uyuşukluk vardı. Ödeme bağlı sinir sıkışması yüzünden hissedemiyordum ve bu beni her şeyden çok rahatsız ediyordu. Yoga yapmak bile zor gelir olmuştu ki son 3 derse gidememiştim. 

Artık 39. haftadaydık. Vücudumda bir şeylerin değiştiğini hissettiğim bir transformal nefes seansının bitiminde Hamile Okulu'ndan beni Ender almıştı. Aceleyle karşıya bir iş görüşmesine yetişmeye çalışıyordum. (Evet, iş benim için doğum gecesine kadar hep vardı ve aktif durmamı sağladığı için de beni motive ediyordu.) Artık bebeğimle birlikte o kadar büyüktük ki tek başıma araba kullanamadığımdan her yere Ender götürüyordu ve beni bir yerde bırakırken mutlaka ''çocuğumuza ve kendine iyi bak karıcım'' diye tembihliyordu. 39. hafta 4. günde tekrar Hamile Okulu'na gittim. Ebemiz ile masaj randevumuz vardı. Beraber masaj odasına geçtik, rahatlatıcı lavanta kokuları eşliğinde doğum noktalarına baskı masajı uyguladı. Son 10 dakikada ise değişik bir imgeleme çalışması ve meditasyon ile sonlandırdık. O gün bana müjdeli haberi verdi. Karnımın çok indiğini elle yoklamasına göre birkaç güne doğumun başlayabileceğini söyledi. Çok mutlu oldum ve tek hayal ettiğim doğumdan sonra evin koridorunda koşup yatağa balıklama atlamaktı. En kısa zamanda görüşmek dileğiyle dedim. (Bunu gerçekten dileyerek) oradan ayrıldım. 

O gün Cuma idi, köy evimizdeydik. Ender'in iş yeri ve kokteyl atölyesi de orada. Ertesi gün bir düğün organizasyonu olduğundan o geceyi çalışarak hazırlık yaparak geçiriyordu. Ben de bilgisayarda çalışıyor, Asude Ebe'nin bir eğitim için yapılması gereken çevirisine yardımcı oluyordum. Saat 23.30 civarında işim bitti. Bilgisayarımı kapattım Ender’e yardım etmek için alt kata inmeye karar verdim. Merdiven başına doğru yürüdüm ve o anda bir şey olmuştu, Ender'e seslendim 'Suyum geldi galiba koş ' Ender koşarak yukarı geldi emin olmadığımdan ona sordum ‘Çiş mi yaptım acaba ?’ Asude Ebe böyle bir durumda emin olmak için minik ph kâğıdı vermişti onunla deneme yaptık ve koridorda öbek olan suyun bebeğin suyu olduğuna ikna olduktan sonra Asude Ebe’yi aradık. Hiçbir ağrı sızı kasılma yoktu. Dinlenmemi, doğum kasılmalarının 2 ila 12 saat içinde başlayabileceğini o zamana kadar ne kadar uyuyabilirsem o kadar iyi olacağını söyledi. Her hangi bir şey hissedersen beni ara dedi. Ben Ender ile aşağı indim ona yardım edecektim. Doğum başlıyordu ve ertesi günkü düğün organizasyonunun hazırlıklarını bitirmek zorundaydık. Zaten kafam ve elim dolu olursa beklemek daha rahat olurdu. 


Kasılmalar 2 saat sonra başladı… Saat 2 civarıydı işimiz bitti yukarı çıktık ve kasılmalar başladı hafif hafif, regl sancısı gibi. Arabaya atlayıp Feneryolu’ndaki evimize geldik. Saat 3 civarında kasılmalar yoğunlaştı ebemizi arayarak eve geldiğimizi bildirdim. O da yavaş yavaş bize gelecekti… Ender ile yatmaya karar verdik. Gözlerimi kapattım uyumaya çalıştım 10-12 dk da bir kasılma geliyordu. Ender telefona kaydediyordu bende arada gözlerimi açıp nefes ile kasılmaları karşılıyor sonra da tekrar gözlerimi kapatıyordum. Saat 4.30 civarında kasılmalar daha sık ve daha DAHA olunca yatağa çıktım, ellerimin ve dizlerimin üzerinde başımın altına yastık alarak köpek pozisyonunda duruyordum. Bedenim bu pozisyonu ve lokasyonu uygun görmüştü. Kasılmalar geldikçe rahatlamaya çalışıyordum. Tüm kasılmalar boyunca vücudum midem ve bağırsaklarım doğal yollarla boşaltmaya geçmişti. Doğal lavman dedikleri bu olmalıydı. Sürekli tuvalete gidiyordum ve istifra ediyordum… Bu beni çok çok çok rahatlatıyordu… 6 cm açıklık vardı… Saat 5 civarı ebemiz gelmişti. Muayene etti. Bebeğin kalp atışlarını dinledi. Açıklığın 6 cm de olduğunu ve her şeyin yolunda olduğunu söyledi. Masaj yaptı, sıcak su torbası ile destekledi. Sonra beni banyoya soktular. Bir taburenin üzerinde sanırım 1 saat sıcak suyun altındaydım. ‘Ender’e göre kafam üç bin dünya gözlerim şaşmış vaziyetteymişim. Duşta olduğum an müthişti hiç çıkmak istemiyordum… Ebe tekrar muayene ettiğinde 8 cm açıklık olmuştu ve saat 7yi bulmuştu… Hastaneye vardık… Hastane yakın, trafik yoktu ama yine de en zor süreç arabada geçen süreçti… 

Hastanenin kapısının önünde beni tekerlekli sandalyeyle karşıladılar. Ben ise sadece maalesef üstüne kustum. Ebemiz Bizim gebemizin sandalyeye ihtiyacı yok deyip beni asansöre götürdü. Ender yatış işlemlerini yaptı ve biz odaya girdik. Hastane odasında doktorumuz Ebru Hanım’ı beklerken tekrar duşa girdim. Sıcak duş kasılmalara o kadar iyi geliyordu ki çıkmak istemiyordum. Doğumhaneyi hazırladılar ve hep beraber aşağıya indik. Ortada bir yatak yatağın kenarında yerde kocaman bir minder vardı. Yatağın bir ucunda Ender bir ucunda ben vardık. O benim kollarımdan tutuyordu bende minderin üstüne çömelmiş kasılmaları öyle karşılıyordum bu arada da sanırım ıkınma sürecine geçmiştik. Ikına süreci biraz uzun sürdü masajlar, konuşmalar ve bol bol ıkınma. Genelde Ender ile karşılıklı pozisyondaydık o benim ellerimden tutuyordu. Ebru Hanım aşağı eğilip kontrol ediyor. Bebeğin kafası göründü diyordu. Ebe masaj yapıyordu. Ender gözlerime bakıyor, önüme gelen saçlarımı sıyırıyordu. Bende sanki bebeğim içimde kalmaya can atarmış gibi ☺, ‘Çık içimdeeeeeeeen’ diye bağırıyormuşum. Zaten çocuk maksimum bir gayret içinde çıkmaya çalışıyordu bunu biliyordum. Bir ara yanlış ıkındığımı, kasılmanın pik noktasını bekleyip o zaman itmem gerektiğini söylediler. Ebru Hanım hadi Nazlı artık seni yukarıya alalım son bir gayret dedi. 

Yorgundum ve yardıma ihtiyacım vardı. Yardımcı hemşire karnımın üzerine hafifçe baskı uyguladı, ben son gücümle ıkındım ve Mert sıcacık hissiyle ‘huuup’ diye çıkıverdi. Bir oğlumuz olmuştu. Saat 10.30’du tarih 19 Nisan 2014. Ender, ben ve oğlumuz. Artık bütündük, birdik, heptik. Kordon kesiminden önce Mert koynumdaydı. Mert 3 dakikalık kontrolden hemen sonra tekrar kucağımdaydı ve ebemiz ona memeyi tutturmuştu bile ☺… Doğumhane de işimiz bitmemişti, plasenta doğumu gerekiyordu. Ben çok yorulmuştum ve Mert bu süreçte Ender’in kucağındaydı. Baba-oğul muhteşem bir aşk yaşıyorlardı bunu görebiliyordum. 

Doğum anı ile birlikte minik aksilikler olmadı değil tabii ki, ıkınma süreci 2 saat kadar sürdüğünden doğumdan sonra biraz ani kanama oldu. Bir de 2 cm yani 2 dikişlik yırtık bunlar da aslında pek te aksilik sayılmazlar. Yani aslında Mert’in doğumu tamda hayal ettiğimiz ama planlamadığımız gibi kendi ritminde, son derece doğal, epizyotomisiz, epiduralsiz ve hiç bir müdahale gerektirmeden sakinlikle oldu. 

Doğumdan sonra ne hissettin diye soruyorlar. Eminim bu 11 saatte Mert benden daha çok zorlanmıştı. Ama o başarmıştı. Doğumu o gerçekleştirmişti. Bu onun doğumuydu. Bu onun hayatının ilk mücadelesiydi. Ben oğlumla gurur duydum. Ailelerimize haber verme vakti gelmişti. Doğumhaneden çıkmadan önce Ender annelerimizi aradı ve doğumun gerçekleştiğini söyledi. Mert 39+3’te geldiğinden herkes için sürpriz olmuştu. Doğum sürecini çekirdek aile olarak yaşamak istediğimizi doğum gerçekleştikten sonra diğer aile fertlerine haber vereceğimizi önceden söylemiştik. Eminim ki biraz üzülmüşlerdir ama bu bizim kararımızdı ve buna saygı duymuşlardı. Açıkçası bugün dönüp baktığımda bu kararın ne kadar da doğru olduğunu düşünüyorum. Doğum anının mahremiyeti çok önemliymiş. Benim annem, ablam, Ender’in annesi, kardeşi derken 6-7-8 kişi doğuma gitmek hiç de hoş olmazdı. Hastanenin olası istenmeyecek müdahalelerinden çok daha fazla bir baskı hissedebilirdik üzerimizde. Her türlü fikir beyanı da cabası. Oysa doğum anında en çok ihtiyacımız olan biz bize olmak bebeğimize güvenmek ve doğumu zamana bırakıp sabırla ve huzurla beklemekti. Neyse, zaten 1 saat içinde herkes hastanedeydi kimse çok bir şey kaçırmamıştı. 

Şansımıza doğum hafta sonuna denk geldiğinden hastane kalışını bir gün uzattık ve ziyaretleri kabul ettik. Evdeki ilk haftamızın yine çekirdek ailemize özel olmasını istiyorduk. Ziyaretlerin beni, Ender’i ve bebeğimizi çok yoracağını düşünüyorduk ve bu zamanı ailecek geçirmek istiyorduk. Hastaneye gelemeyenleri de ‘Mert’e hoş geldin’ demek için belirli bir tarihe davet ettik. Çok da güzel oldu. Yaz başında güzel bir bahçe partisi yaptık. Bu sayede ilk 40 gün sevgi dolu dinlenme dolu süt dolu sarmaş dolaş günlerimiz de bize özeldi. Annem ve Kayınvalidem geliyor lezzetli yemekler yapıyor ihtiyaçlarımız konusunda bize yardımcı oluyorlardı. Zaten o dönemde ihtiyacımız olan tek şey lezzetli yemekler ve evin düzeniydi çünkü bunlarla ilgilenmek için gerçekten hiç ama hiç vakit yoktu… 

Bu arada biz Mert’in doğum anından sonra genel hastane prosedürünün uygulanmasına izin vermedik. Onun dünyaya geldiği ilk günlerinde devletin kayıt işleri için acı çekmesini ve gereksiz yere bizden uzaklaştırılarak ağlatılmasını istemedik. Doğum anı da zaten son derece doğal, akışında ve müdahalesiz geliştiğinden Mert’in hiçbir zaman gaz, guz, saz problemi olmadığı gibi son derece mutlu ve huzurlu ilk dönemleri oldu. (Belki bu sebepler belki doğası öyle ama biz buna inandık ve mücadele ettik) Tabii ki plesanta içinde bir ritüel düşünmüştük☺. Evimize gelir gelmez Ender en yakın fidancıya giderek bir iğde fidanı aldı. Şimdi Mert’in iğde ağacı, onun plesantasının verdiği enerji ile gökyüzüne yükseliyor. 

Son sözlerime gelince; normal doğum yapacak arkadaşlar, n'olur vazgeçmeyin! Bebeğinizin içinizden çıktığı anda hissedilen o sıcaklığı tüm bedeninizde hissetmek her şeye bedelmiş... Annelik, babalık ve bebeğin haklarını önceden bilip ekibinizi ona göre seçin. Ve gerisini zamana ve doğum anının ritmine bırakarak bedeninize ve bebeğinize güvenin. Bebeğinizin dünyaya geldiği anı onun için en özel en doğal şekilde olması için gayret edin. O ne zaman geleceğini, ne şekilde geleceğini bilir. O cenin o rahimde can bulduysa, çıkmasını da bilir. O beden o can’a can kattıysa doğurmasını da bilir. 

2. doğum hikayemizi de bu kadar güzel duygularla paylaşacağımızı umut eder bu yazıyı okuyan tüm anneleri ve anne adaylarını sevgi ile selamlarız ☺

Nazlı- Ender Üresin

11 Mayıs 2015 Pazartesi

Ebru'nun Çocuk Gelişim Notları — 9. Bölüm

Davranış Gelişiminde Duyu Bütünlemenin Önemi 

Bu yazımda; bir önceki yazımda sözünü ettiğim gibi; davranışın nörolojik boyutundan bahsedeceğim. 

Duyu Bütünleme Bozukluğu olarak adlandırılan bu durumlarda çocuk, dışarıdan veya kendi vücudundan gelen duyusal uyaranları doğru bir şekilde algılayamaz ve bu problemler çocuğun günlük hayatına; davranışsal, fiziksel, sosyal veya psikolojik çeşitli sorunlar şeklinde yansır. 

Çocuklarımızın duygusal tepkilerinden akademik öğrenmeye, diğer insanlarla iletişiminden fiziksel koordinasyona kadar birçok farklı alandaki sorunlarının muhtemel asıl kaynakları; duyusal sistemlerindeki çeşitli problemler olabilir. Duyu bütünleme süreci farklı nedenlerle sekteye uğradığında, çeşitli sorunlarla baş etmeye çalışan ve terapiye ihtiyaç duyan bir çocuk görürüz karşımızda. Süreci doğru yönetip, iyi bir değerlendirme ile birlikte sinir sistemindeki sorunları doğru tespit ederek; sistemi bir bütün olarak ele alıp düzenlediğimizde ise çocuğun kısa sürede problemlerinden arındığını sevinerek gözlemliyoruz. 

Doğumdan sonraki insan sinir sistemi gelişimini büyük bir ev inşa etmeye benzetirsek; duyusal sistem evin temelini oluşturmaktadır. Temeli sağlam olarak oturmamış olan bir evin üst katlarını ve çatısını ne kadar uğraşırsanız uğraşın doğru ve eksiksiz bir şekilde yerine yerleştiremezsiniz. Sinir sistemi gelişiminin temelinde duyusal sistemin var olduğu birçok araştırma ile ortaya çıkartılmış; gelişimsel basamaklar aşağıdaki resimdekine benzer bir şekilde sıralanmıştır. 



Resmi biraz açmak gerekirse; bebeğin doğumundan sonraki ilk 3 ay ağırlıklı olarak, duyusal sisteminin geliştiği dönemdir. Bu dönemde tüm 7 duyusal sistemin doğru bir şekilde gelişmesi (Duyuların sinir sisteminde doğru bir şekilde algılanması) gereklidir. Bu gelişim beraberinde daha üst basamaklardaki süreçlerin tamamlanmasını getirir. Bebek bakar, iletişim kurar, gülümser, yemek yer, yürür, konuşur, sorar, yargılar vs. Bu gelişim üst basamaklara çıktıkça aşağıdaki süreçler tamamlanmış olur; 

  • Öğrenme süreci 
  • Hafıza 
  • Görsel yetenekler 
  • İşitsel yetenekler 
  • Kişilerle ve çevreyle iletişim-etkileşim 
  • Kaba motor hareketler 
  • Oyun oynama yetenekleri 
  • Uzay-zaman farkındalığı 
  • Öğrenilmiş bilgiye erişim 
  • İnce motor beceriler 
  • Denge ve koordinasyon 
  • Geleceği ya da bir hareketi planlama becerileri 
  • Aynı anda farklı iki aktiviteye odaklanabilme 
  • Dikkat ve konsantrasyon 
  • Yemek yeme Konuşma 
  • El-göz koordinasyonu 
  • Yeni fikir üretme ve uygulamak için işleme koyma 
  • Özgüven 
  • Duygusal ve davranışsal tepkileri ayarlayabilme 
  • Fiziksel tepkileri ayarlayabilme 
  • Yeni duruma adapte olabilme 
  • Odaklanma ve sürdürme 
  • Sinir sistemi gelişimi 
  • Akademik beceriler 
  • Sosyal hayata uyum 
  • Psikolojik gelişim 
  • Öfke kontrol 
  • Uzak ve yakın hafıza 
  • Günlük yaşam aktivitelerinde vücudun doğru kullanımı 
  • Bisiklete binme 
  • Koşma 
  • Koordinasyon ve ritim becerileri 

Bu alanların tümünü yazının başında bahsettiğimiz ‘Ev’in çatısı ya da duvarları olarak düşünebilirsiniz. Gelişimin temelindeki algılar doğru ayarlandığında (Özellikle vestibuler, proprioseptif ve taktil sistem) çatının ve duvarların sağlam bir şekilde yerinde durması mümkün olur. Aksi takdirde çocuğun gelişiminin herhangi bir aşamasında, yukarıda sıraladığımız basamakların birinde veya birkaçında sorunlar gözlemlenecektir. 

Duyusal sistemin davranışsal önemini anlamak için hayal edin: Gözlerinizi kapatın, kulaklarınızı tamamen kapatın, hiçbir yere dokunamadığınızı, hiçbir hareketi algılamadığınızı, kolunuzu ya da vücudunuzun herhangi başka bir noktasını hissetmediğinizi düşünün. Duyular insan davranışı için en önemli temel uyaranlardır. Duyulardan gelen uyaranlar duyusal reseptörlerce algılanıp beyine gidene ve orada proses edilene kadar çeşitli basamaklardan geçer. Doğru davranışı ortaya çıkarmak için doğru algılamak zorundasınız. 

Örneğin; Gözlerinizin bir cismin yeri hakkında beyninize eksik ya da yanlış bilgi verdiğini düşünün; bu cismi almak için beceriksizce uğraşmanız gerekecekti. İşin kötü tarafı dışarıdan bakan bir kişinin sizin bu beceriksizliğinizin nedenini anlaması mümkün değil. Hatta bunun sebebini siz bile anlamayacaktınız çünkü bu bilginin yanlış olma ihtimalini aklınızdan bile geçirmezsiniz. Bunun gibi sinir sisteminde duyusal süreçte meydana gelen yüzlerce farklı nörolojik aktivite sayesinde fiziksel, sosyal, psikolojik ve akademik birçok davranışın doğru ya da yanlış ortaya çıkması ‘Duyu Bütünleme Süreci’ nin ardından oluşur. Bu süreçlerde meydana gelen farklı problemler sonucu oluşan ‘Duyu Bütünleme Bozukluğu’ nun günlük yaşamda çocuklarınızda gözlemleme ihtimaliniz olan türlerini ve oluşum şekillleri; 

Duyu Bütünleme Bozukluğu; 

Normal olarak algılanması gereken duyusal uyaranlara normalin üzerinde ya da normalin altında cevap vermek veya duyusal uyaran arayışı içinde olmakla gözlemlenen duyusal modülasyon problemi, Duyusal uyaranları ayırt etme sorunu olarak gözlemlenen duyusal diskriminasyon problemi, ve duyusal sorunlardan kaynaklanan fiziksel-motor planlama ve koordinasyon problemleri olarak gözlemlenebilirler. 

Bu problemleri daha iyi anlamak için kendinizi düşünebilirsiniz: 
  • Bazı kumaşlara dokunmaktan rahatsız oluyor musunuz? 
  • Yükseğe çıktığınızda başınız dönüyor ve aşağıya bakmakta zorlanıyor musunuz? 
  • Yemek yerken ekmeğin sert kısmını ya da özellikle içini mi tercih ediyorsunuz?
  • Yüksek sese tahammül edemiyor musunuz? 
  • Sürekli masa başında oturup çalışmak yerine hareketli bir işi tercih mi ediyorsunuz? 
  • Öfkelendiğinizde sonradan pişman olduğunuz sözler-davranışlar mı sergiliyorsunuz? 
  • Kalabalık ortamlarda bir grupla iletişim kurmak yerine, ikili ilişkileri mi tercih ediyorsunuz? 
  • Bir işi planlamak veya planı hayata geçirmekte zorlanıyor musunuz? 
  • Genellikle karar vermekte sıkıntı yaşıyor, başkalarından fikir alarak mı hareket ediyorsunuz? 
  • Bir olay planladığınız şekilde gerçekleşmeyip bir aksilik olduğunda yeni duruma adapte olmakta zorlanıyor musunuz? 
  • Araba ya da deniz yolculuklarında mideniz bulanıyor mu? 
  • Çıplak ayakla yere basmaktansa çoraplı ya da terlikli olmayı mı tercih ediyorsunuz? 
  • Lunaparklardan hiç haz etmeyenlerden misiniz? 
  • Kalabalık ya da dağınık ortamlarda dikkatinizi toplamakta zorlanıyor musunuz? 
Normal duyusal süreçte; kişi kendi vücudundan ve çevreden gelen uyarıları doğru bir şekilde algılar ve uygun bir davranış ya da motor hareket açığa çıkarır. Yani duyusal modülasyon, diskriminasyon ve motor planlamayla koordinasyon aşamalarında herhangi bir tıkanma yaşanmaz. Fakat biz yetişkinlerin günlük hayatımıza, önemsiz gibi görünen bu küçük rahatsızlıklarla yansıyan duyusal bütünleme problemlerini, bazen çocuklarımız bizim kadar kolay atlatamayabiliyorlar. 

Bu aşamada sonraki yazımın konusu olan, ‘Duyu Bütünleme Terapisi’, çocuklarımızın hayatlarına tamamen oyunlarla süslenmiş ve eğlenceli hale getirilmiş özel yöntemlerle girerek, sorunlarına çözüm oluyor. 

Sevgiler, 

Ebru Sidar 

Physical Therapist The University of Southern California-WPS Sensory İntegration Certified SIPT Certified

2 Mayıs 2015 Cumartesi

Canan'ın Kaleminden Bir Boşanma Hikayesi — 4. Bölüm

Herkese tekrar Merhaba! 

Son yazımda annemin 17 yaşında evlenmiş olduğundan bahsetmiştim. Nasıl olduğunu merak edenler için yazmak istedim. 

Canım annem; ailesiyle Almanya’da yaşıyor. 16 yaşında yaz tatilinde anneannesiyle dedesini ziyarete geliyor. O arada bir düğünde babam annemi görüyor. (Aynı köylüler). Gönlünü kaptırıyor. Annem bir haber Almanya’ya dönüyor. Babam ona mektuplar yazıyor ama annemden cevap yok. Bir sonraki yaz annem tekrar geliyor. Bir gün onları konuşurken gören büyük dede apar topar evlendiriyor onları. Oldukça tuhaf görünüyor ama gerçek bu. Annemle konuşup dertleşebilecek yaşa geldiğimde fazlasıyla anladım ki babamı hiç mi hiç sevmiyordu. O ona göre değildi. Her zaman gördüğümse babamı değiştirmeye çalıştıran bir anneydi. Kavgalar bitmek bilmiyordu. 

Evimize yenice bilgisayar girmişti. Babam almak konusunda çok ama çok ısrar etmişti. Nasıl sevinmiştim ama nereden bilebilirdim ki onlarca kavganın sebebinin o koca siyah kutunun olabileceğini… Bilgisayarın da gelmesiyle aldatma olayları aile gündemimize oturdu. Annem defalarca babamı yakalıyordu fakat babam vazgeçmiyordu. Bir gün evimize bir kız geldi. Üniversiteye gidiyormuş, uzaktan akrabamızmış, ailesi bize emanet etmiş annem de yemekler hazırlamış, çağırmış. Daha sonraları sık sık gelmeye başladı. Bir gün oldu gelmez oldu, anneme sordum donuk bir bakışla gözlerime baktı. Anlayamadım. Sonraları öğrendim ki benim canım babam(!) o gencecik bize emanet edilen kızı, gizli bir Messenger hesabı açıp eklemiş vs. Hep kızdım anneme hep! Nasıl izin verdi hala anlamam bu kadar gururunu ezdirmeye. Bazen dile getirdiğimde ‘bir gün anlarsın’ derdi. Ben hala anlayamadım. 

Sanmayın ki annem hepsine boyun eğdi. Defalarca mahkemelik olundu, davalar açıldı. Ama sonu hep aynı, vazgeçiş. Fakat şunu söylemeden geçemeyeceğim; geçenlerde BYBO grubunda bir bayan post açtı, kocasından dayak yemiş yorumları alıyor vs. Eren’in bir yorumu vardı (fazlasıyla hak veriyorum): "Ben sizi biliyorum şimdi burada böyle konuşup haftaya kocişime ne pişirsem diye post açacaksınız..." benim annem hiç böyle olmadı. Her gün her dakika daha da nefret etti daha da uzaklaştı babamdan. Ve artık ben 15 yaşında her şeyden bıkmış, ailesine hele de babasına hiç güveni kalmamış genç bir kızdım. 

Sınava hazırlandığım bir süreçti. Ailem bana bir şey belirtmemek için elinden geleni yapıyordu fakat ne mümkün. Evde savaş havası resmen, artık ayrı yatan anne baba. Sadece akşam yemeklerinde bir araya geliyorduk. Kız kardeşim dışında kimse de konuşmuyordu. Günlerimizse annem sabahtan akşamın geç saatlerine kadar çalışıyor, ben tüm gün okul dershane arasında, babamla kız kardeşimse tüm gün beraber... Geziyor,eğleniyorlar. Bu beni öylesine yaraladı ki. Bencil, kardeşini kıskanan şımarık bir kız tavrı değildi hislerim. Bunlar eksikliklerim, bunlar yalnızlıklarım, bunlar benim hiç yaşayamadıklarımdı. Ben de isterdim babamın prensesi olayım, ben de isterdim babam ilk aşkım olsun, ben de isterdim ellerinden tutup gezmek... Olmadı ama yaşayamadım. 

Annemle babam birbirlerinin nefretinde öylesine boğulmuşlardı ki beni görmüyordu gözleri.Ben de ergenliğe girmiş, ne yapacağını şaşırmış aptal kız. Bir gün okuldan kaçıp içmeye gittik (daha 8.sınıfım) bir bira bile yetmiş olmalı ki ayakta duramayacak şekilde eve geldim. İstedim ki ailem kızsın, bağırsın ama yeter ki artık beni görsünler. Ne mümkün, fark etmediler beni. Sonra bir kez daha yaptım, bir kez daha ve bir kez daha… Derken son 3 ay boyunca her gün alkollü eve geldim ama hiç birinde fark edilmedim. 

Artık 8. sınıfın sonuna gelmiştim. Sınavım bitti. Bizimkiler kardeşimle beni karşısına alıp boşanacaklarını söylediler. Önce bir donukluk, hissizlik ve sonrasında derin bir ‘oh!’ çektim. Her şey oldukça sakindi hem de hiç olmadığı kadar. Ben bu sakinliğe şaşırırken çok geçmeden aile büyükleri öğrendi. Tabii kıyametler koptu. Durmadan telefonlar ediyorlardı. Bir gün beni de istediler telefona. Anne tarafı da baba tarafı da ağız birliği yapmışçasına ‘anneni bir tek sen bu yoldan döndürebilirsin engel ol kızım’ dediler. Evet haklıydılar bir tek ben döndürebilirdim ama asla! Annem yıllar sonra bu kadar baş kaldırmışken, asla. Anlaşmalı boşanma için dilekçelerini verdiler. Çok geçmeden mahkemeden gün aldılar. 

Hakim ilk mahkemede boşadı onları. Eve geldiklerinde oldukça sakinlerdi. Yıllardı kavga etmekten o kadar çok yorulmuşlardı ki... Babam artık bizimle kalmıyordu, eşyaları hala evdeydi. Bir gün eşya almaya geldi eve. Bir anda evde ne var ne yok kırdı döktü, bağırdı, ağladı. Öylesine korkmuştuk ki kardeşimle. Anneciğimin doğum gününe günler kalmıştı. Evden çıkarken ‘annenizin doğduğu gün öldüğüm gün olacak intihar edeceğim’ dedi ve gitti. Biz kardeşimle feryat figan deli gibi ağlıyoruz. Hiç sevemediğim babamı kaybetmekten ilk ve son kez o gün korktum. Belki de hiç bulamamışken kaybetmek zor olacaktı. Ama sonra gördüm ki bu da babamın oyunlarından, yalanlarından, duygu sömürülerinden biriymiş. Babam kendine zarar vermekle çocuklarını tehdit edecek kadar alçakmış. Aslında bizim için çok daha zor günler yeni başlıyor. 

Daha ne olabilir ki diyebilirsiniz, yazımın devamı haftaya. Görüşmek dileğiyle… Görüşmek üzere… 

Canan

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım