26 Mayıs 2016 Perşembe

Mama Firmaları, Etik Olmayan Pazarlama Stratejileri ve Kod İhlalleri

Bebek mamaları sektöründe yoğun çalışan bir firma 6 Nisan’da İstanbul’da annelere yönelik bir konferansın sponsoruydu. Yine, bu Cumartesi, 28 Mayıs’ta İstanbul’da bir ‘mama şenliği’ var. Mama firmalarının halka yönelik reklamları uluslararası kurallara,  kısmen de ulusal mevzuata aykırı olduğu halde gerçekleşiyor. 

Uluslararası kurallar mama firmalarının halka yönelik reklamlarını niye yasaklıyor? Çünkü reklam, yeni müşteri kazanmak amacıyla yapılır. Mama firmalarının müşteri kazanabilmeleri için (doğal olarak) emzirme oranlarını düşürmeleri gerekir. Mama ile beslenmenin emzirmeye göre çok daha sağlıksız olduğu, kısa ve uzun vadede sağlık risklerini artırdığı defalarca kanıtlandığı için mama firmaları "emzirmeyin" diyemiyorlar. Onun yerine yazılı olarak "anne sütü verin", nadiren de "emzirin" mesajlarını kendi firma ve ürün logoları ile birlikte sunarak insanların hafızalarına yerleştiriyorlar. Böylece, doğru olanı destekliyor gibi görünerek sempati kazanıyorlar. Ancak yapılan şey net bir şekilde mama markasının reklamını yapmak. Sonuç: Emziren annelerin güveni ve marka sadakati...


Gerçekten mama firmalarının emzirmeyi desteklemeleri mantıklı mı? Ürünlerini satmaktan başka bir amaçları olabilir mi? Emziren anneler emzirmeye devam ettiği müddetçe mama firmaları ayakta kalabilirler mi? Varlıklarının bir anlamı olur mu? Kasaplardan vejetaryen yemek tarifi alır mıydınız? Inşaat firmasından ağaç dikme ve doğayı koruma eğitimi alır mıydınız? Mama firmalarının emzirme hakkında bizlere tavsiye verme girişimleri ancak bu örnekler kadar anlamlıdır. İmaj yaratmak ve müşteri kazanmak için etkisi tartışılmaz olan bu pazarlama stratejisinin kurbanı olmayın! Dünya Sağlık Örgütü 1981’den beri mamaların halka pazarlamasını engellemeye çalışıyor. Mama endüstrisi masum değil, iyi niyetli değil. Bunun farkına varmamız gerekiyor.


Bu bağlamda; bizlerin çabası mamayı değil, uluslararası kuralların defalarca ihlal edilerek pazarlanmasını önlemek yönündedir. Her ne kadar sayıları az da olsa emziremeyen ve bebeklerini mama ile beslemek zorunda kalan anneler vardır. Bizim amacımız, bebeklerini sağlıklı ve doğru besleme şansları olduğu halde mama firmalarının pazarlama tuzaklarına düşerek emzirmeyi bırakma ya da mama ile destekleme eğiliminde olan anneleri uyarmaktır. Herkesin tarafsız ve objektif bilgiye ulaşma hakkı vardır. Mama firmaları tarafsız olamazlar!

Bakın bu konferanslarda neler oluyor




28 Mayıs, 2016 Cumartesi günü İstanbul’da yine anneler büyük bir "mama partisi"ne davetli! Yine mama firmaları ana sponsor olarak yer alıyor, konuşmacı conflict of interest yaşayan, tarafsız olamayacak olan sağlık profesyonelleri ve tabii ki hediyelerle dopdolu bir şenlik olacak!

Cumartesi günkü konferansın sponsorları Dünya Sağlık Örgütü'nün uluslararası kurallarını YİNE ihlal etmektedir! 
Son dakikada satış ve reklam amaçlı niyetlerini belki biraz fazla belli olmuş diyerek bir oturumun ismi değiştirmişler. Bu konferansta zaten bol bol standlar olacak, mama firmaları kendilerini pazarlayacaklar. Konuşacak olan sözde sağlıkçıların zaten birçoğu mama firmalarıyla birlikte çalışıyor. Katılan bütün anneler dopdolu hediye çantalarıyla, broşürlerle ev dönecek, blogger anneler günlerce reklamını yapacak bu firmaların
 

International Baby Food Action Network (IBFAN) bu bebek konferansının kod ihlallerine dikkat çekti… Elbette Türkiye’de görsellerde işaretlendiği gibi denetim eksiktir, ya da yoktur! 





4 Mayıs 2016 Çarşamba

Çocukların Zekalarını Geliştirme Yolları – 1: Merak!

Öncelikle bir uyarıyla başlamalıyım. Anlatacağım şeyler zeka ilerletmeye değil, var olan zekayı en iyi şekilde kullanmaya yönelik olacak. Zeka çok karmaşık birşey. Bir kısmı genetik ve daha anne rahmine düştüğünüz an zeka aralığınız genlerinizle belli oluyor. Yani iki orta zekalı insandan deha çıkma ihtimali düşük. İki dehanın çocuğunun da düşük zekalı olma ihtimali düşük. Bu bir. Ancak genlerle belirlenmiş o aralıkta nereye düşeceğinizi de çevresel faktörlerler belirliyor. Çevre ne? Anne rahmine düştüğünüz andan itibaren maruz kaldığınız kimyasallardan, annenizin hamilelik boyunca yaşadıklarına, anne karnındaki pozisyonunuza, doğumdan itibaren duyduklarınız, yedikleriniz, soluduğunuz hava, yaşadığınız toplumun kültürü, müziği, evde her gün duyduklarınız, yanağınıza kondurulan öpücükten, denize ilk ayaklarınızı soktuğunuz ana dek yaşadığınız her deneyim, öğrendiğiniz her bilgi ve okul sizin zekanızı ufak şekillerde etkiliyor, şekillendiriyor. Bütün bunların içinde anne-babanın rolü kısıtlı. Siz koca bir çevrenin bir parçasısınız. Yani çoğu insan annesi ve babasına yakın bir zekada olacaktır. Çünkü onların genini ve çevrelerini paylaşırlar. 

Ama zeka zaten ne? Tam olarak ölçemediğimiz, çok yönlü, kavraması çok zor birşey. Kısıtlı ölçümlerimizde de şunu görüyoruz. Zeka tek başına hayatta başarı ya da mutluluk getirmiyor. Mesela karakter başarıda zekadan daha çok ön plana çıkıyor. Ayrıca zehir gibi zekalar, bomboş hayatlarda, bomboş işlere akıtılabiliyor. Daha da fenası kötü işlere harcanabiliyor zeka. Yani karakterden ve ahlaktan bağımsız zekaya odaklanmak çok büyük bir hata. Bu ufak bir hatırlatma değil. Ailelerin devamlı çocuğumun zekasını nasıl geliştirebilirim diye araştırıp, bu işe tonlarca para akıtırken, çocuğumun karakterini ve ahlakını nasıl geliştirebilirim diye sormaması, bu işe zaman ve kaynak aktarmayı düşünmemesi tehlikeli. Hem çocuğun geleceği, hem de toplum için. 
Peki zeka gelişimini etkilemek zor ise ve zeka tek başına hayatta çok işe yaramıyorsa, ben ne anlatacağım? Çocuğunuzun zekasını yükseltmeyi değil, zekasını kullanmasını hedefleyin. Zeka katsayısı ne, diğer çocuklara oranla ne kadar zeki diye merak etmeyi bırakıp, çocuğunuzun zekasını en doğru ve iyi şekilde kullanabilmesini sağlamak ona verebileceğiniz en değerli hediyelerden biri. Peki bunun basit formülleri var mı? Basit gibi görünen tavsiyeler bile çok basit değil. Zeka kullanmayı öğretebilmeniz için, önce sizin bazı şeyleri anlamanız ve içselleştirmeniz gerekiyor. Bazı haftalar çok genel ve soyut şeyler anlatacağım. Bazı haftalarda bilimsel düşünmeyi öğretmek için ne gibi yollar izlenmesi gerektiğini anlatacağım. Çünkü bilimsel yöntem, hayatta karşılaşılan pek çok duruma uygulanılabilen, hayatı, okulu, işi kolaylaştıran bir şey. Bazı haftalar ise, okulda ve hayatta birşey öğrenirken kullanılabilecek, bilimsel araştırmalarla bulunmuş yeni teknikleri anlatacağım. Ama zeka ve öğrenme konusunda birşey anlatmadan önce çok soyut bir kavramın öğrenmeyle olan bağlantısını tartışmamız gerekiyor: merak. 

O zaman... 

1. Bölüm: Merak 

İnsan merak eden bir varlıktır. Merak etmeseydi (ilaçtan bağımsız olarak) ateşi kontrol etmeyi keşfedemezdi. Tarımı öğrenemezdi. Uçaklar yapamazdı. Hayat kurtaran tıbbi gelişmeleri gerçekleştiremezdi. Bütün keşif ve icatlar, bütün yenilikler sorularla başlar. O soruyu merak eden insan araştırır, araştırır ve bulana kadar vazgeçmez. Merak etmeyen insanın ne kendine, ne çevresine, ne insanlığa bir faydası olabilir. Bebekler çok meraklıdır. Merakla yüzünüzü inceler, ne hissettiğinizi, ne dediğinizi, ne yaptığınızı anlamaya çalışırlar uyanık oldukları her an. Öğrenirler de... Ellerini kontrol etmeye başladıkları anda deneylere başlar, durmaksızın, defaatle denerler. Şaşkın ve şaşı gözleriyle yorgunluktan bitap düşene ve sizi bitap düşürene kadar önce merak eder, sonra merak ettiği şeyi inceler, gözlemler, dener, şaşırır, anlar ve hemen başka birşeyi merak etmeye başlarlar. Böylece aile ilişkilerini, dili, toplum kurallarını öğrenirler. Merak, öğrenmenin başladığı noktadır. Merak etmeyen insana çok şey öğretmezsiniz. İstediğiniz kadar anlatın, istediğiniz yöntemi uygulayın, merak etmeyen kişi, bilgiye kapalıdır. 

Ama çocuklar? Çocuklar merak eder. Her şeyi merak ederler. Sinir bozacak kadar çok merak ederler. Bu doğal olandır. Doğal olmayansa, merak etmeyen çocuktur. Ve geleneksel olarak çocuklara ilk doğdukları günden beri verilen eğitim, genellikle meraklarını yok etmeye yöneliktir. Çocuk merak eder. Biz cevap veririz. Kesin cevaplar veririz. Onlara verdiğimiz her bilgi bir cevaptır aslında. Ama çoğu zaman merak etmedikleri soruların cevaplarıdır. Çocuklar düzenli olarak merak etmedikleri soruların cevaplarını duymaya, öğrenmeye zorlanırlar. Bir süre sonra daha az merak etmeye, daha az sormaya, daha çok sormadıkları soruların cevaplarını duymaya alışırlar. Ama merak etmedikleri soruların cevaplarını da öğrenmekte zorlanırlar. Neden bunu bilmek zorundayım diye sorarlar. Gökyüzü neden mavi diye merak eden bir çocuğa cevap verdiğinizde, çocuk size “bunu neden öğreniyorum?” diye sormaz. Merakla dinler. Oturtup, “gökyüzü mavidir çünkü...” diye anlatmaya başladığınızda, çoğu çocuk, “bunu öğrenmek zorunda mıyım, hayatta ne işime yarayacak?” diye sorgulamaya başlar. Bu nedenle devamlı, “neden bunu öğreniyoruz? Ne işimize yarayacak?” diye soran öğrencilerle dolu dünya. Haklılar. Merak etmiyorlar. Merak etmedikleri şeylerin cevaplarıyla beyinleri doldurulmaya başlanan çocuklar, merak etmeyi tamamen bırakabilirler. 
3 yaşındaki bir çocuk sorularla doludur. Oysa 20 yaşındaki bir öğrenciye, bana merak ettiğin sorular bul dediğinize, “ben bulamadım, siz benim için soru bulabilir misiniz?” der genellikle. Soru sormayı bilmeyen insan, zekasını kullanamayan ve öğrenmeye, gelişmeye kapalı insandır. Bilgiye hevesi yoktur. Bu da dünyasını sığlaştırır. Kolay sıkılır. Zor öğrenir. Kolay manipüle edilir. Duyduklarına eleştirel bakamaz. Eleştirel bakmak, soru sormak, merak etmekle olur. Sorgulayamadığı için, manipülasyona açıktır. Yani matematik sorularını takır takır çözebilse de, zekasını hayata aktaramaz. 3 yaşındaki bilimciyi, 20 yaşındaki bıkkın öğrenciye çeviren sistemin parçası olmamak, bir anne-baba olarak çocuğunuza büyük bir iyiliktir. Okul sistemini (kısa vadede) değiştiremeyiz, ama en azından evde, çocuğun merakını yaşatacak bir alan yaratabiliriz. Merak bilgi alımı için hayatıdır. Şimdi size Paraguay’daki akaryakıt fiyatlandırmasının orta ölçekli işletmelere olan etkisi hakkında bir sunum yapsam, 3. cümlemde uyuklamaya başlarsınız. Bunu bir sınav için öğrenmek zorunda kalsanız, saatlerce çalışsanız da öğrenmekte zorlanırsınız. Ama en sevdiğiniz oyuncunun hayatıyla ilgili ufacık detayları, tuttuğunuz takımın geçmiş yıllardaki başarıları ile ilgili bilgileri bir duyusta öğrenip, yıllarca hatırlayabilirsiniz. Çünkü merak etmişsinizdir. 

O zaman okul öncesi çocuklardan başlayalım. 

Kafanızda öğretmek istediğiniz birşey varsa, onu öğreteceğiniz zamanı siz seçmeyin. Çocuğunuzun o konuya bağlanabilecek bir soru sormasını bekleyin. Ya da beklemek istemiyorsanız, onda konuyla ilgili merak uyandıracak şeyler anlatın ve gösterin. Onun size sorularla gelmesini sağlayın. O soruyu sorduğunda, sorusuna uygun şekilde, merakını giderin ve durun. Sorduğundan biraz daha fazlasını anlatabilirsiniz, ama çok fazlasını anlatırsanız, Paraguay’daki akaryakıt fiyatlarına döner, bunu hatırlatın kendinize. Çocuk sormaya devam ediyorsa, sorduğu sürece cevaplayın. Ama nasıl cevaplayacaksınız? Bildiğiniz bir soru sorarsa: Bazen çocuk sadece net ve hızlı bir cevap istiyordur. O cevabı hemen verebilirsiniz. Ama vaktiniz varsa, çocuğunuzun da acelesi yoksa, cevabı beraber keşfedin. İşte bu yüzden deney kitaplarını çok tavsiye etmiyorum. Karşı değilim. İçerdikleri deneyler bazen harika olabilir. Ama şunu da gözlemledim. Çocuk ilgilenmiyor, canı sıkıyor. Anne kitaptan deneyi kendi yapıyor ve çocuk “izliyor.” Bu yanlış. O deneyin çocuğun bir sorusuna cevap vermesi önemli. Eğer elinizdeki deney kitaplarını, çocuğunuzun sorusuna cevap vermek için kullanabiliyorsanız, ya da seçtiğiniz bir deneyi yapmadan, çocukta merak ve heves uyandırabiliyorsanız, harika. Yoksa, yapmayın. Ne yaparsanız yapın, hazırlık olarak çocukta konuya heyecan yaratın. 

Diyelim ki siz ağaçlarla ilgilisiniz. Çocuğa kitaptan ağaç isimleri öğretmenize gerek yok. Dışarda dolaşırken ağaçları inceleyin. Yapraklarını beraber inceleyin. Çiçek ve meyvalarını, palamutlarını inceleyin, kabuklarını inceleyin. Farkları ne bakın. İlgisini çekerse, daha çok soru soracaktır. İlgisini çekmezse, üstelemeyin. Başka bir zamanda yine deneyin. Teklif var, israr yok diye düşünün. Biz kendi ilgi alanlarımıza uygun olarak tarihi yerlere, doğaya ve müzelere götürüyoruz. Devamlı değil, ama ara ara, fırsat buldukça. Devamlı yaptığımız şey ise, ilgisini çekebilecek konularda kitap okumak. Diyelim ki tarih öğretmek istiyorsunuz. Şehrinizin mutlaka tarihi bir yeri vardır. Oraya götürün ve çocuğun tarih hakkında heyecanlanmasını sağlayın. 

Oğlum Romalılara bayılıyor. Başka da birşey bilmiyor tarih hakkında, ama Romalılara merak salması, bir kitapta Pompeii’deki volkanık patlama ile ilgili resimleri görmesiyle başladı. Romalılara ne oldu diye sordu ve bu aylar süren bir Roma aşkına dönüştü. Merakını görünce, bunu besledik. Roma kalıntılarına götürdük. Roma ile ilgili resimler gösterdik. Roma ile ilgili çocuk kitabı aldık. Arada Osmanlıları anlatmak istedim. İlgilenmedi. Ben de bıraktım. Neden tarih öğretmek istedim? Ben tarihle çok ilgileniyorum ve bunu oğlumla paylaşmak istiyorum. Siz de sizi heyecanlandıran konuları anlatın çocuğunuza. Sizin heyecanınız ona da bulaşacaktır. Çocuğun her şeyi öğrenmesine gerek yok. Önemli olan hevesini, merakını canlı tutabilmek. Zamanla merakının birkaç konuya odaklanması doğaldır. Kimse herşeyi merak etmez. Komik bir örnek ise hiç aklımdan gitmiyor. Bebekken balıklara baksın diye götürdüğümüz akvaryumda oğlum, yer mozaiklerine tutulmuş ve akvaryum türü boyunca heyecanla yerleri inceleyip, balıklara bakmamıştı. Bazen merakın ne yöne gideceğini kontrol edemiyoruz. Biraz akışına bırakmakta fayda var. Ben birkaç kez balıkları gösterdiysem de, sonunda farklı renklerdeki mermerlerin de bir çocuk için ilginç olabileceğini kabul ettim. Ama daha sonraki yıl akvaryuma gittiğimizde, balıklara bayıldı. Şimdi balıklarla ilgili kitaplar okuyor. Yani balıklara merağı havadan inmedi. Biz onu akvaryuma götürerek, denize götürüp, balıkları denizde göstererek, balıklarla ilgili kitaplar alarak, bu merakın oluşmasına zemin hazırladık. 

Çocuğun durup dururken birşeye merak duymasını da beklemeyin. Ona kitaplarla, anlattıklarınızla, belgesellerle, mümkünse gezilerle farklı şeyler gösterin. İlgi duyabileceği konuları şunun. Bilmediğiniz sorular sorarsa, “bilmiyorum, emin değilim, hatırlamıyorum” diyebilirsiniz. Ama orada bırakmayın. Siz de merak edin ve hadi araştıralım diyerek, cevabı beraberce araştırın ve keşfedin. Emin değilim demek, çocuğun size olan inancını sarsmıyor, benim tecrübeme göre. O da bilmediği bir konuda, emin değilim, demeyi öğrendi. Ama şu var. Dediklerimizi sorguluyor, doğrudan kabul etmiyor, verdiğimiz bilgiyi reddettiği oluyor. Bu beni rahatsız etmiyor, tam tersine zaten istediğim bir davranış biçimi bu. Mesela robotların canlı olmadığına asla ikna olmadı. Bu konuda bayağı tartıştık, ama ikna edemedik. Sonra aslında felsefecilerin de yapay zekanın statüsünü çok ciddi olarak tartıştıklarını hatırladım. Belki de ben hatalıyım. Bilmediğiniz soru geldiğinde, çocuğunuzla beraber ve mümkünse hemen araştırın. Cevabı beraberce bulun. Bunun için internet gibi harika bir araç var elinizde. Ya da bazen dışarı çıkıp, toprak eşeleyerek, yumurta kırıp inceleyerek de cevabı bulabilirsiniz. Bazen cevap yoktur. Çocuklar belirsizliği sevmezler, ama yavaş yavaş da kabul etmeye başlayabilirler. Hayat belirsizliklerle doluyken, herşeye net cevaplar vermenin anlamı olmayabilir. Her soruya bu şekilde cevap arayamazsınız, veremezsiniz. Ben idealini anlatıyorum, ama günün saati ve enerjimiz kısıtlı. Elinizden geldiğince yapın. Özellikle çocuğun tekrarladığı veya sizin için önemli bir soru gelirse, peşini bırakmayın. 

Bu hafta soyut bir konuyla başladım: merak. Gelecek hafta okul çağındaki çocuklar için bir öğrenme tekniği anlatacağım. Biraz daha somut ve pratiğe dönük bir yazı olacak.

Aysuda Kölemen

23 Mart 2016 Çarşamba

Çocuk tacizleri - Buz dağının görünen yüzü...

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu’nun akıl almaz açıklamasını hepimiz duyduk, okuduk.  “Bir vaka kuruma genellenemez/ kurumun suçu yoktur” demeye getirmiş, gündemdeki vakfı savunmuş. Ama ben bu açıklamayı daha geniş ele almak istiyorum. Çünkü bir Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı’nın konuyu bu şekilde basite indirgemesi bir kurumu koruma ve kollamanın da ötesinde ciddi riskler taşıyor. 

Önce açıklamaya bakalım: "… Her zaman kötü niyetli insanlar, bazı işleri su istimal edebilen insanlar olabiliyor. Buna bir kere rastlanmış olması hizmetleri ile ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz. Biz Ensar Vakfı’nı da tanıyoruz, hizmetlerini de takdir ediyoruz, ama öteki taraftan bunu yapan kişi için de sıfır toleransla hukuki açıdan bütün takibimizi yapıyoruz. Bu çocuklar ile ilgili bakanlığımızın rehabilitasyon ve sosyal hizmet uzmanlarımız, psikologlarımız devreye girdiler. Aileler ziyaret edildi. Çocuklarımızın rehabilite edilebilmesi için çalışmalar başlatıldı. Çocuklarımızın en az travma ile bu dönemi en iyi şekilde atlatabilmeleri için gerekli bütün psikolojik destekler veriliyor ve vermeye devam edeceğiz...." demiş. Yani olayı sadece münferit bir vaka olarak ele alıyor; yakalanan kişinin cezalandırılmasına ve çocukların rehabilitasyonuna odaklanıyor. Pekiyi vakalar bu kadar mı? Hayır, sadece 45 çocuktan 10’unun ailelerinin şikayetçi olması durumundan bahsetmiyorum. Ya daha da fazla çocuk varsa? Ya daha da fazla tacizci öğretmen varsa? Ya sadece Karaman değilse? Bir düşünün, ortaya çıkmış 45 vaka var, tek bir öğretmenin kurbanları. Bu rakam bu işin bir gün, bir ay, bir yıl değil, muhtemelen yıllardır sürdüğüne işaret ediyor. Bir şehirde, bir kişinin yatılı (dini) eğitim kurumlarında bu kadar çok çocuğu taciz etmiş olması sistemde ciddi bir sorun olduğunu gösterir. A kurumu ya da B kurumu fark etmez, bu yatılı öğrenci evleri çocuk istismarına açık bir ortam demektir.
Bu ilde bir kişi 45 çocuğa tecavüz edebiliyorsa bu ilde ya da başka illerde, başka kişiler de bu ortamları kullanarak çocukları taciz edebiliyor ve onlarca çocuğu taciz etse de ortaya çıkıyor demek. Dahası, kurbanların hepsi yargıya da başvurmuyor. 45 ailenin sadece 10’unun şikayetçi olduğu, diğerlerinin 10.000 dolar karşılığı şikayetlerini çektiği söyleniyor. Bu ne demek? Dahası da olabilir, para karşılığı susturulmuş aileler olabilir demek. Yani bu 45 çocuk buz dağının sadece görünen yüzü olabilir. Ama Aile ve Sosyal Politikalar Bakanımız ne diyor. Bu kişinin peşindeyiz diyor. Yani bu kişinin 45 çocuğa bunu yapmasına olanak tanıyan sistem ve kurumları ele almayı hiç mi hiç düşünmüyor. A vakfı B vakfı fark etmez, ortada çocuk istismarına son derece açık bir ortam var ve hiç bir denetim yok. Ama Aile Bakanımızın gündeminde bunlar yok. Bu öğretmen muhtemelen ağır bir ceza alacak, yetkililer de ‘biz görevimizi yaptık’ diyecek. 45 çocuğa (daha fazla da olabilir) muhtemelen yıllarca taciz uygulanmasına ortam sağlayan ve hatta belki de göz yuman sistem ne olacak pekiyi? Onlar kurban üretmeye devam edecek. 

Bu işin nasıl işleyebileceğini anlamak istiyorsanız daha geçen ay Oscar alan Spotlight filmini mutlaka izlemenizi öneririm. Bu filmde Katolik Kilisesi’nin çocukların tacizine nasıl göz yumduğu, ortaya çıktığında nasıl para karşılığı ört bas edildiği, mahkemelere ve basına yansıyan vakalara kilise yetkililerinin nasıl “çürük elmalar her ortamda olur, bunlar münferit vakalardır” dediğini, ama sistem düzeyinde hiç bir şey yapmadıklarını ve basına yansıyanların nasıl buz dağının görünen yüzü olduğunu çok güzel anlatan, gerçeklere dayanan bir film. Hollywood filmi deyip geçmeyin; bu konudaki teknik raporlara dayalı bilgileri çarpıcı ve herkesin anlayabileceği bir şekilde aktarıyor. 2010’da Hollanda’daki Katolik Kilisesi ilgili bir rapor hazırlandı; durum benzer. 

Amerika’yı tekrar keşfetmeye gerek yok. Dünyada yaşanmış örnekler şunu gösteriyor: bu tür kurumlarda çocuk tacizi vakalarının sadece küçük bir kısmı ortaya çıkıyor. O yüzden ortaya çıkan vakalar tek tek ele alınmamalı. Sistem incelenmeli. “Hocalar yapmaz” diye varsayılmamalı. Sistemde çocuk istismarına olanak sağlayan unsurlar belirlenmeli. Bu unsurlar ortadan kaldırılmalı; hassas noktalar denetlenmeli. Sistem şeffaf olmalı. Çocuk istismarının bir sorun olabileceği herkes tarafından algılanmalı. Çocukların bu tür ortamlarda her türlü sorunu iletebilecekleri sırdaş kişiler olmalı. Bu kişiler çocuklara yol göstermeli, tacizciden uzaklaşma ve şikayet etme sürecinde yol göstermeli, destek olmalı. Yine başa dönüyoruz: “Hocalar yapmaz” diye varsayılmamalı. Yaparsa da “çürük elma”, “münferit vaka” şeklinde yaklaşılmamalı. Sorunun köküne inilmeli. Özetle, mevcut durum incelenmeli, bundan ders çıkartılmalı, mevcut durum iyileştirilmeli ve ileriye dönük önlemler alınmalı. Kamuda gerçekçi politikalar böyle geliştirilir. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığından bu sorunu tüm boyutları ile ele alan ciddi çalışmalar yapmalarını bekliyoruz. “Münferit vakadır” açıklamaları değil. 

Dr. Tomris Cesuroğlu

16 Şubat 2016 Salı

Seçil'in Sezaryen Sonrası Vajinal Doğum Hikayesi

Merhaba BYBO,

Ben Seçil, Ateş ve Güneş’in annesi, Ali’nin eşiyim. Oğlum Ateş’i Mart 2010'da 40+2’de sezaryenle kucağıma aldım. Sezaryen olma sebebim gebeliğimin 40 haftayı geçmiş olmasıydı. Bunun bir sezaryen sebebi olmadığını öğrendiğimde artık çok geçti. Yine de epidural sezaryen olduğum ve oğlumu doğar doğmaz koklayabildiğim ve o harika dakikalara şahit olabildiğim için mutluyum. 

Üzerinden 5 yıl geçtikten sonra kızım Güneş’e hamile olduğumu öğrendiğimde yine aynı heyecanı yaşarken bu kez daha bilinçli ve doğumuna sahip çıkan bir anne olmaya karar verdim. İkinci kez anne olma serüvenine başlarken öncelikle sezaryen sonrası vajinal doğumu (SSVD) destekleyecek bir doktor bulmak gerekiyordu. Bunun hiç de kolay olmadığını birkaç doktor gezdikten sonra anladım. SSVD'yi desteklediğini söyleyen A plus bir hastanenin profesör bir doktoru ile yolumuza devam etme kararı aldık. Ancak sonradan anladık ki A plus bir hastanede hastalar isteklerine karşılık bulamıyorlar denmesin diye SSVD isteğimizi kabul etmiş sayın doktorumuz. Hamileliğim boyunca tüm kontrollerimde SSVD konusunda beni desteklediği izlenimini uyandırsa da, 37. hafta kontrolümde birden "38. Haftanın sonunda gelmezse sezaryene alırım, zaten hiç aşağı inmemiş kanala da girmemiş girecek gibi de gözükmüyor bir sonraki kontrolde ameliyat günü verelim hatta istersen ameliyat gününü şimdi verelim çünkü ben seni bekliyorum, tatilimi de senin 38. haftana göre ayarladım" deyiverdi. Sağ olsun doktorumuz çok düşünceliydi ama sanırım kızım kendi doğumunu doktorumuzun tatiline göre ayarlamayacaktı maalesef. 

Yaşadığım paniği ve doktor konusundaki hayal kırıklığımı anlatamam. 37. haftamda doktorsuz kalmıştım. O gece sabaha kadar uyumadım ağladım. Bir an önce karar vermem gerekiyordu. Doğuma sayılı günler kala doktorumun beni oyalamış, hatta kandırmış olduğu gerçeği fazlasıyla korkutucuydu ama ben yapmam gereken şeyi açıkça görebiliyordum. Aylar süren hazırlıklar sonunda hem zihinsel hem de bedensel olarak kendimi normal doğuma hazırlamıştım ve aynı motivayonla da devam edecektim. Sezaryen doğum yeniden kaderim olmayacaktı. Tabii bu kararı verirken sevgili ebemden aldığım doğuma hazırlık eğitimi, okuduğum kitaplar ve SSVD ile ilgili yaptığım araştırmalar bana ışık tuttu. Bir arkadaşımın tavsiyesiyle sevgili doktorumuz Tamer Sözen ile tanıştık. Kendisi samimiyetiyle bize güven verdi. 37. Haftada bir SSVD adayını kabul etti. Her şeyden önemlisi oluşabilecek riskleri korkutmadan sade bir dille anlattı, yakın takiple istersek 42. haftaya kadar bile bekleyebileceğimizi söyledi. Bunu bir doktordan duymanın rahatlığı ile artık hem vücudumun hem beynimin hazır olduğunu hissettim. O an itibariyle doktorum ‘sezaryen doğum olmak zorunda’ dese de farketmezdi çünkü sezaryen sebebim doktorun tatil planları olmayacaktı artık. İhtiyacım olan iki kelimeymiş meğer ‘her şey yolunda’. Ben neredeyse emindim herşeyin yolunda olduğuna ve bundan sonra olacağına ama buna sadece benim inanmam yetmiyormuş. Bu bir ekip işiymiş gerçekten. Destekçilerden biri yan çizince denge bozuluyormuş. Şimdi ekip tamamdı. Ben, eşim, ebem, doktorum ve tabii son kararı verecek olan kahraman kızım. 

Huzurlu bir şekilde beklemeye başladık. Her şey çoktan hazırdı; kızımın odası hastane çantam, süsler, hediyelikler… Arada sırada kızımın odasına gidip ona, doğunca odasında nasıl vakit geçireceğimizi anlatır, gel artık seni çok özledik, herşeyimizle hazırız seni bekliyoruz derdim. Bu arada son güne kadar yoga egzersizlerini yapıyor, zamanımı bol bol yürüyerek ve yüzerek, evdeki zamanımı da pilates topunun üstünde geçiriyordum. Artık evde benim koltuğum pilates topuydu. Havaların çok sıcak olması ve bazı geceler uyuyamamam dışında herşey tam hayal ettiğim gibi gidiyordu. Uyku sorunumu da kadife sesli ebemin kaydettiği derin gevşeme telkiniyle meditasyon yaparak çözüyordum. Bütün hamileliğim boyunca hem gevşemek hem de bebeğimle bağ kurmak için bu teknik çok işime yaradı. 

38. haftanın sonuna geldiğimizde neredeyse her gün ‘kızım bugün doğar mı acaba?’ diye aklımdan geçiriyor, nazlı kızımla sürekli konuşup, ona güven vermeye çalışıyordum. Bana güvenebilirdi, herkes, her şey hazırdı. Ben de ona güveniyordum. Ve bütün bu davetlerimin karşılıksız kalmayacağını anladığım o sabah geldi çattı. Her zamanki gibi gece uyumakta zorlanmıştım. Hem sıcaktan hem de sanki heyecandan. Hissetmişim demek ki... Bir yandan da doğum başlarsa bu uykusuzlukla yorgun düşer miyim acaba diye geçiriyordum içimden. Allah yardım ederdi, gücümü kuvvetimi verirdi elbet. Salondaki koltukla yatak arasında mekik dokurken en son yatakta uyuyakalmışım. Uyandım, koltuk bozulmasın diye koşarak salona geçtim ☺.  Bu arada saat 7 olmuş, uyurum belki diye umarak yattım tekrar; sonra hafif bir karın ağrısı hissettim, geçti gitti, bir süre sonra yine aynı ağrı ve birkaç kez daha… Ama dalga, kasılma (sancı) nasıl bir şey bilmediğim için ‘saçmalama bu olamaz herhalde bu sadece karın ağrısı regl ağrısı gibi’ diyordum kendi kendime. Filmlerdeki o kafamıza kazınan doğum sahnelerinden, anlatılan korkunç hikâyelerden sonra insan bu kadar minik bir ağrıyı adam yerine koyamıyor bir türlü. 

Sonra terden midir nedendir bilemedim bacaklarımın arası ve çamaşırım biraz ıslak gibi geldi. Bir peçete koydum anlamak için evet peçete yavaş yavaş ıslanıyordu. Yetmedi bir ped koydum. Ben hala inanamıyordum. Etraftan duyduğum ‘Suyum patladı’ ne kadar da abartılı bir ifadeymiş. Bu şekilde söylendiğinde yanardağ patlaması şiddetinde olacak, ortalığı sel alacak izlenimi uyandırıyor. Bu söylemlere göre su böyle nazikçe gelmezdi. Ali’yi uyandırdım. Bu arada saat 8.30 olmuştu. İkimizin de suratına aptal bir gülümseme yapıştı. Çok mutlu olacaktık ama ya değilse? Emin olmak için hemen doktorumuzu aradık. ‘Büyük olasılıkla doğum başlamış hastaneye gelin bir bakalım’ dedi. Ebemize de haber verdik. Artık ikimiz de doğumun başladığına inanmıştık içimizde havai fişekler patlıyordu, gözlerimizden belliydi. Öylesine hazırdık ki bu ana ikimizde de en ufak bir korku ve tedirginlik yoktu. Oğlum uyandı, öptüm kokladım, kahvaltı hazırladım hep o gülümsemeyle. Bu arada kasılmalar kendi kafasına göre takılıyordu. Belli aralıklarla gelip gidiyordu. Kızımın kurduğu ilk iletişimdi bu ‘Anne geliyorum, bana yol aç, yardım et’ diyordu. Kahvaltımızı ettikten sonra Ateş’i babaannesine bıraktık. Henüz ne Ateş’e ne bir başkasına bir şey söylemedik. Zaten yanımda sadece eşim ve ebem olsun istiyordum. Doğduktan sonra anne babalarda dahil herkese haber verip sürpriz yapacaktık. 

Rutin kontrole gittiğimizi söyleyerek çıktık evden. Doktorumuzun çalıştığı hastane eve çok yakındı. Ama biz doğum için başka bir hastane tercih etmiştik. 10 dakika içinde hastanede olduk. Saat 10 civarıydı. Sanırım doktor ameliyattaydı ve beklemeye başladık. Yaklaşık yarım saat bekledik. Bu sırada NST ye bağlandım ve yaşını almış bir ebe muayeneye geldi. ‘Hımm, sen sezaryanlıymışsın, zaten kasılmaların düzensiz, açılman da bir santim, suyun da gelmeye başlamış, yani zor doğurursun’ dedi. İki tokat atıp gitseydi daha iyiydi. Yüzümdeki gülümsemeyi aldı gitti. Allahtan yanımda Ali vardı da modumun bozulmasına izin vermedi. Zaten en başından beri biri de çıkıp ‘Aaa ne güzel ssvd yapacaksın!’ demedi. İnsanların gözlerinde hep o korkuyu, bilgisizliği, tedirginliği ve ‘Olmaz ama madem çok istiyorsun sen takıl biraz kendi çapında…’ bakışlarını gördüm. Ve bunu görmezden gelmeyi öğrenmiştim. Bana inanan iki kişi vardı yanımda en başından beri eşim ve ebem. Doktorum NST'yi inceledi, doğumun başladığını ve hastaneye doğru yola çıkmamız gerektiğini söyledi. Saat 12 civarında Zeytinburnu’ndan Fulya’ya doğru yola çıktık. Hafif bir trafik vardı. Hastaneye varmamız bir saat kadar sürdü. Artık ben de doğumun başladığını hissediyordum. Kasılmalar şiddetlenmeye başlamıştı ama kısa sürüyordu ve ben kasılmalar şiddetlendikçe daha da mutlu oluyordum. Bebeğimin yaklaştığını hissediyordum. Bir ara saate bakıp kasılmaların sıklığını takip edelim dedik Ali’yle ama çene çalmaktan beceremedik. Ertesi gün bu saatlerde kızımızın kucağımızda olacağını hayal ederek gittik hastaneye. Yolda bolca şakalaştık, güldük. Yol boyu kasılma geldiğinde oturmanın zor olduğunu anladım. Saat 1’e doğru hastaneye vardık. Odamız hazır değildi ve biraz beklememizi istediler. Artık odaya geçmek üstümü başımı değiştirip rahatlamak ve Ali’yle baş başa kalmak istiyordum. Kendi odamda olursam dalgalar geldiğinde pozisyon almak daha kolay olacaktı. Kasılmaları oturarak yada kalabalık bir ortamda ayakta bile olsam atlatmakta zorlanmaya başlamıştım. Çok geçmeden odaya geçtik. 

Doğum maceramızın bu kısmı hiç de hayal ettiğim gibi olmadı. Hastane prosedürlerine maruz kalmaya başladım. Üzerime çuval gibi bir şey giydirdiler. SSVD adayı olduğum için rutin kan tahlillerini aldılar, elime damar yolu açık kalsın diye kanül taktılar. Bir sürü sorular sordular falan filan. Neyse ki çabuk gittiler. Tam o sırada saat 1.30'da ebem geldi. Birini gördüğüme bu kadar sevineceğimi ve rahatlayacağımı hiç düşünemezdim. Kendisine nasıl bir anlam yüklediysem; onun gelmesiyle kendimi tamamen bırakmam, onunla çalıştığımız herşeyin aklıma gelmesi bir oldu. Bundan sonrası benim için hayal meyal… Arzu geldi, odanın kapısı kapandı ve o kapı tekrar açılana kadar başka bir dünyadaydım sanki yaşadığım bazı şeyleri hatırlamıyorum. Sanırım ‘doğumistan’ denen o yere gittim. Yani kendimi tamamen bıraktım. Sadece bıraktım. Dalgalar geldiğinde sadece nefes alıp inliyordum. Bu bana iyi geliyordu. Saat 3'te hastanenin ebesi muayene etmeye gelene kadar geçen 2.5 saat içerisinde kasılmalarım hiç aralıksız devam etmiş gibi hissediyordum. Çok yoğundu, çok yakındı hissediyordum. Hiç saate bakmamama rağmen 2 dakikada bir gelip 5 dakika kalıyormuş gibi hissediyordum, oysaki 5 dakikada bir gelip 2 dakika süren kasılmalarım varmış. Bu süre zarfında hatırladığım birkaç şey var ama detaylar yine yok. Arzu’ya asılıp kendimi tamamen yer çekimine bıraktığımı ve açıldığımı hissettiğimi hatırlıyorum. Bir de Ali’nin doğum tercihleri diye bir kâğıt vardı, orda doğumda yeme içme özgürlüğü gibi bir madde vardı, onu yanlış anlamış olacak ki marketten iki koca poşet dolusu yiyecek içeceği odaya taşırken ki komik halini hatırlıyorum. Ve sonra dalgaların en yoğun olduğu sırada Ali’nin burnumun ucuna uzattığı çubuk krakerleri ve onları ne kadar istemediğimi, ‘istemiyorum çek şunu burnumun dibinden’ diye kızdığımı hatırlıyorum. Saat 3'te hastanenin ebesi muayene etmeye geldiğinde dünyaya geri döndüm. Gönülsüzce muayene oldum. Söyledikleri soğuk duş etkisi yaratmıştı bende. ‘Açılma 3 cm’ dedi. ‘Neeee!!’ diye bağırdım. O an yapamayacağımı hissettim, olmuyordu, yorulmuştum, devam etmek istemiyordum. İşte o kritik anda birilerinin motivasyonumu geri getirmesi gerekiyordu. 3 cm beni bitirmişti. Oysa benim hissettiğim en az 7 cm di. Ama sanırım yanılan ben değilmişim. Arzu ‘hatırlarsan sana kadınların dayanamıyorum dedikten çok kısa bir süre sonra bebeklerine kavuştuklarını söylemiştim’ dedi. Ama ben o aşamaya çok erken geldiğimi, 3 cm de pes etmek üzere olduğumu düşünmüştüm. Arzu ‘sen cm lere takılma, çok iyi gidiyorsun, inan bana’ dedi ve birkaç yoga hareketiyle açılmayı hızlandırmaya çalıştık. Sonra nedendir bilinmez beni sancı odasına almaya karar verdiler ya da bana sordular tam olarak hatırlamıyorum. 

Odaya geçtik, artık kendimce uzatmaları oynuyordum, sırf Arzu gaz verdi diye biraz daha gayret ediyordum. Beni rahatlatmak için duşa sokmayı önerdi. İyi bir fikir gibi geldi. Bu sırada Ali market poşetlerini taşısam mı taşımasam mı diye düşünürken diğer odadan henüz gelememişti. Ben üstümdeki çuvalı çıkardım. Bir yandan da içimden ıkınmak geliyordu. Saat 3.30 olmuştu yani 3 cm şokunu yaşadıktan sonra sadece yarım saat geçmişti. Ara ara ıkınıyordum sanki, Arzu da farketti. ‘ Sen ıkınıyor musun’ dedi. Cevap veremedim. O an ne yaptığımın farkında değildim vücudum öyle istiyordu ve yapıyordum. Banyoya girdik. Arzu duşu ayarlamaya çalışıyordu, ben de gözüme tutunabileceğim bir yer kestirmeye çalışıyordum. Duşun içindeki demire tutundum tam da aradığım şeydi. Ikınmaya başladım. Arzu duşun hemen ısınmamasına mırıldanarak söyleniyordu. Ikınırken elimi bacaklarımın arasına attığımda bir şeye değdim. Kızımın kafası! Aynı anda Arzu da görmüş ‘ıkınma sakın küçük küçük nefes al’ dedi. Doğurmak üzereydim, hem de duşta! Güneş’im doğmak üzereydi. Dışarı Ali’ye seslendi. ‘Aliii, bebek geliyor’ diye. Ali de hemşirelere bebek geldi diye seslenmiş. Hemşireler de bebek doğdu anlamış. Katta bir panik yaşandı bütün hemşireler üstüme üşüştü. Sanki ilk defa duşta doğum yapan birini görüyorlarmış gibi... Ve herkes panik halinde ‘Sakın ıkınma!’ diyordu, oysa benim içimden çılgınca ıkınmak geliyordu. 

Hemen doğumhaneye aldılar. Doktoruma haber verdiler ama kendisi de yarım saat önceki 3 cm açıklığa göre hareket ettiği için hastaneye henüz gelmemişti. Yetişmesi de imkânsızdı. Hastanenin doktoru Selin Hanım belli ki koşarak gelmişti. Bir yanımda Ali saçımı okşuyor, diğer yanda Arzu benimle birlikte yönlendirmek için nefes alıyordu. Ikınmaları yavaşlatmak için bir ebe bacaklarımı kapatıyor ve bebek doğmasın diye kafasını tutuyordu. İki saniyede bir ıkınma sakın demeselerdi çoktan doğurmuş olacaktım. Ama kızımla Dr. Selin hanımı 10 dakika bekledik uslu uslu. Doktor ‘evet bebek gelmiş, şimdi güçlü bir şekilde ıkınmanı istiyorum’ dedi. Bende zaten 15 dakikadır en çok bunu istiyordum. Tek ıkınmamla kızım bacaklarımın arasından kaydı gitti. Doktor da dahil herkes bu kadar hızlı bir doğuma şahit oldukları için şoktaydılar. Kızımın ağlamasıyla hepimiz kendimize gelmiştik. İnanılmaz bir şeydi. Hemen kucağıma almıştım. Beraber ağlıyorduk kavuşmanın mutluluğuyla. Güneş’im doğmuştu. Ali’yle göz göze geldik, ağladık. Tekrar aşık olduk birbirimize. Güneş çok uzun yoldan gelmişti, çok acıkmıştı, 5 dakika içinde meme emmeye başladı. 18.08.2015’te, saat 15.40’ta, 38+6. haftada, 3.270 gr ağırlığında, 50cm boyunda doğmuş güzeller güzeli bir kızdı kollarımdaki. O sırada herkes kaybolmuştu sahneden. Sadece ben, Güneş ve Ali vardı aşk bulutunun içinde...

Herkese benimki gibi mutlu bir doğum dilerim!

Seçil Malçuk Yüceaktaş



Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım