22 Mart 2017 Çarşamba

Ayşe’nin Normal Doğum Hikayesi

Merhaba BYBO,

Aslında bu hikayeye nasıl başlayacağımı hep düşündüm. Kadınların gururla anlattıkları doğum hikayeleri ve erkeklerin askerlik anıları hep önemlidir hayatlarında… Öncelikle doğuma kadar olan süreci sizi çok sıkmadan bahsetmek istiyorum. Hamile kaldığımı öğrendiğimde bebeğim karnımda üç haftalıktı. Adetim genelde düzensiz olduğu için ilaçla düzenleniyordu. O arada gecikince öğrendim hamile olduğumu. Kalp atışlarını duyduğum an doktorumla konuştuğum üç nokta vardı. Kesinlikle ben normal doğum yapmak istediğimi , bebekte ya da ben de her hangi bir sorun olmadıkça sezeryan yapmayacağına güvenmek istediğimi ve epizyotomi istemediğimi söyledim doktoruma. Eğer bunlardan herhangi birini sağlayamayacaksınız, doğumdan sonra görüşelim dedim. Tabii ki ben bunları söylerken doktor diye aslında bir meleğe gittiğimi o an unutmuştum, hormonların etkisinden olsa gerek… 

Her zamanki sakin, güvenli tavrı ile benim de güvende hissetmemi sağladığı için doktor konusunda çok şanslı olduğumu düşünüyorum. Hamileliğimin ilk dört buçuk ayında sürekli mide bulantısı, kusmalar, koku hassasiyeti, kilo kaybı… pek bir keyif alamadım. Neredeyse 10 kilo kaybettim. Zira 57 kilo ile hamile kalmış ve 61 kilo ile doğuma gitmiş birisiyim. Sekizinci ayda karnım o kadar küçüktü ki insanlar altı aylık sanıyordu. Bu fotoğraf çekildiği zaman tam yedinci ayı yeni doldurmuştum. Başından beri normal doğum istediğim için son haftaya kadar bekledim. 41. Haftaya girdiğimde benim ufaklık yerinde epey rahat olsa gerek hala kanala inmemişti. İki güne bir doktor kontrollerim vardı. Sondan bir önceki kontrolde doktor kızımızın doğum pozisyonu aldığını ama hala doğum kanalına girmediğini söyledi. Bebeğin gelişimini tamamladığını ve içerde kaka yapabileceğini, riske atamayacağını da ekledi. O güne kadar sezeryandan hiç bahsetmeyen doktorum, iki gün sonra eğer tekrar kanala inmezse, apar topar olmasındansa, planlı bir şeklide sezeryan yapmamız gerektiğini söyledi. Hiçbir şekilde kendini sezeryana hazırlamamış olan ben hormonlarımın da etkisiyle yaklaşık 2 saat boyunda "ben sezeryan olamam' diye hüngür hüngür ağladım. Annem ve eşim ne dedilerse beni sakinleştiremediler. 

İki gün sonra tekrar gelmek üzere eve döndük. Bu arada günlerden Salı Cuma tekrar kontrolüm vardı. Artık ağırlaştığım için çok yürüyemiyor, merdiven inip çıkamıyordum. Bir an da ne yapsam da bebeğin kanala inmesini sağlasam diye normal doğum hikayelerini okumaya başladım telefonumdan. Okuduklarımın etkisiyle karnım burnumda evde temizlik yapmaya başladım. Annemin ve eşimin ısrarlı yardım tekliflerini kabul etmedim. Kendim yapayım biraz da rahatsız edeyim hanımefendiyi diye düşündüm. Perşembe gece 02:00'de bir sancı ile yatakta uyandım. Saat tuttum. 10 dakikada bir gelip bir dakika sürüyordu. Yine de çok emin olamadım ve 30 dakika bekledim. Son iki hafta boyunca 2 cm. açıklıkla gezdiğim için Doktor sancılar 10 dakikada bire düşünce haberleşelim demişti. Eşimi ve annemi uyandırdım. Olağanca sakinliğim ile bebek geliyor sanırım dedim. İkisinin paniğini unutamıyorum. Hamile olan ben, heyecanlı ve panik olan onlardı. Sonra yine olağan sakinliğimle doktorumu aradım. Sancım olduğunu, NST'ye bağlanıp gerçek doğum sancısı ise ona haber vereceğimi söyledim. Sakinliğime doktor da şaşırdı. Ben ise normal doğum olacağı için çok ama çok mutluydum.

Doğum yapacağım hastane eve 5 dk mesafede idi. Tabii o saatte trafik de olmadığı için biz 3 dakika sonra oradaydık. Doktorlar NST'ye bağladılar. Gerçek doğum sancısı olduğunu tespit edip doktoruma haber verdiler. 02:30'dan sabah 7:00'ye kadar epiduralsiz doğuracağım diye sancı çektim. Sabah 7:00'de doktorum geldiğinde sadece 4 cm. açılmıştım ve bitmiş bir haldeydim acıdan ve ağrıdan… Bebeğe gücün kalmayacak, epidural yapalım sana rahatla dedi doktorum. Ona her konuda güvendiğim ve daha fazla dayanacak gücüm de kalmadığı için kabul ettim. Epiduralden sonraki doğuma kadar geçen süreçte acı ya da ağrı hissetmedim ama kasılmalar ve titremeler oluyordu. Sonuna kadar odada sancı çektim son anda doğumhaneye indik. Normal doğumdan hiçbir zaman korkmadım. Bugün olsa yine yeniden yaparım. 

En nihayetinde saat 11:00 gibi küçük hanım gelmeye karar verdi. Ben, doktorum, doğum fotoğrafçım ve eşim doğumhaneye indik. Doğuma ait bir sürü fotoğrafımın ve video kaydımın olması çok güzel, ama çok fotojenik olduğumu söyleyemeyeceğim o esnada... Doğuma eşimin girip elimi tutması ve bana desteği de ayrıca güzeldi. Bu konuda kendimi şanslı hissediyorum. Tam dört kere ıkındım ama bebek çıkmadı, beşincide tüm gücümle ve nefesimle tekrar denedim ve bebeğimin çığlıklarını duydum. o anı unutamıyorum. Saat tam 11:10'da küçük kızım dünyaya geldi. 

Yüzünü gördüğümde en kuvvetli hissettiğim duygu onu kimseye vermek istemediğimdi… Bu güzel duyguyu en güzel şekilde her isteyenin tatmasını dilerim. 

Sevgiler,

Ayşe

19 Mart 2017 Pazar

Ezgi'nin Hamilelik Günlüğü - 26. Hafta

Selamlar sevgili BYBO okuyucuları,

Çok yoğun duygu patlamaları yaşadığım bir haftayı bitirmek üzereyim. Aşırı hassasım, saçma sapan şeylere ağlıyorum, anlık gerginlik yaşıyorum, bir an iyiysem bile bir anda yine patlayabiliyorum. Bunların hiçbirinin de haklı, geçerli bir sebebi olmuyor genelde (varsa bile böyle tepkileri hak edecek kadar büyük olmadıkları kesin). Fiziksel olarak epey yorgunum ama ruhen olan bu gelgitler beni daha çok yordu bu hafta. Doktorla konuştuğumda çok normal olduğunu, sevgili hormonlarımın oyununa geldiğimi söyledi. Zavallı koca kişisi demek istiyorum. (Eren'in Ezgi adına notu: Ama BYBO'da koca kişisi demediğimiz için demiyorum) İşin vahimi, ağlarsam ya da sinirlenirsem bu sefer içerideki cücük acaba kötü mü etkileniyor diyerek iyice hassas bir çizgiye geliyorum. Yersiz bir kısır döngüye girdim, yeni haftanın beni bu etkilerden azad etmesini diliyorum. 

Bir önceki kontrolümde umarım geçer dediğim ve net olarak burada bahsetmediğim bir mevzu vardı. İşte o durum ne yazık ki hala geçmemiş; sevgili plasentam tam olarak rahim ağzında duruyor. Bebeğin aşağısında, tüm çıkışı kapatıyor. Hocanın dediğine göre 32. - 33. haftalara kadar yukarı çıkma ihtimali mevcut. Net teşhisin o haftalarda konulması sağlıklı oluyor. Fakat değişmez ise ne olacağı belli; sezaryen. Tabii ki biliyorum sezaryen tam olarak bu durumlar için var, zorunlu hallerde hayat kurtarıcı büyük bir eylem. Fakat en başından beri yazdığım gibi ben doğal doğumu çok isteyen biriyim. Sadece bebek açısından da değil. Benim sağlığıma etkileri yanı sıra o tecrübenin gerçekten yaşanması gereken bir eylem olduğuna çok inanıyorum. Tabii ki bebeğimin ve benim sağlığım için gerekli durumda doğalı gözüm görmez ve ben de kahrolmam ama... Ama da orada bir yerlerde kalır sanırım. Plasentanın aşağıda olma durumlarında sezaryen biraz daha riskli olabiliyormuş, bu nedenle bebeğin kendi istediği zaman dünyaya gelmesine de müsade edilmiyormuş (genel olarak okuduklarım bu yönde). Bu da ayrı bir eksi, haydi sezaryen oluyor bari vücut eylemi kendi başlatsa idi. Tabii ki henüz bir kesinlik yok, evrene olumlu mesajlar göndermeye çalışıyorum :) Plasentanın yukarı çıkması için 6 - 7 hafta var, demek ki önümüzde daha uzun bir zaman dilimi mevcut. Hakkımızda "hayır"lısı... 

Bu haftaki kontrolde beklediğim gibi şeker yüklemesi yapılmadı. Bebeğin gelişimi, suyu, kilosu ve diğer değerlerini dikkate alarak şimdilik erteledi doktorum. 3 hafta sonraki duruma göre yaparız dedi. Ama ben 3 hafta erteledim mi emin değilim. Çok arada kaldım; doktor şimdi gerek yok derken gidip durduk yere test yapılmalı mı, yoksa bu kadar kritik bir test akılda kalmasın haftası da uygun diyerek beklemeden yaptırmalı mıyım bilemedim. Sanırım yaptıracağım, haftaya bana yine kan verme yolu göründü gibi gözüküyor. Aslında doktorumun genel tutumundan çok memnunum, şimdiye kadar değerlere bakmadan hiç vitamin ya da benzeri bir ilaç desteği vermedi. Doğru beslenme, sağlıklı uyku, düzenli spor gibi hareketlere daha fazla önem veriyor. Türkiye'de çoğunlukla hiçbir değere bakılmadan kullansan iyi olur diyerek ilaç veren hekimlerimiz olduğu için benim için artı bir özellik. Baştan beri sıklıkla kan ve idrar testlerine bakılarak eksikliğim olup olmadığı gözlemleniyor, buna göre yol çiziyoruz. Ama şeker yüklemesinde ben biraz aceleci davranacağım sanırım. 

Sonunda beşik işini halletmiş bulunmaktayız. Bu hafta başbaşa zaman yaratamadık ama Özgür'le beraber yatak yapımını aradan çıkardık. Ablamdan gelenler ve hediyelerle beraber alınacak zaruri bir ihtiyaç kalmadı sayılır. O konuda rahatım, minimum bütçe ile çok temiz ve tam kararında istediğim gibi hallettik bu işi. Ivır zıvırlar ile bana alınması gereken emzirme sütyeni tarzı ihtiyaçlar eksik. Onlar için bekliyorum, sonuçta biraz daha büyüyerek devasa boyutlara da ulaşabilir göğüslerim değil mi?! Şimdilik bir oda karman çorman duruyor. Kutuda bebek arabası, yatağın üstünde leğen, gelen ve aldığım kıyafetler tıkış tıkış dolap içinde... Baharın gelmesini bekliyorum. Nisan sonuna doğru şekle şemale sokmayı planlıyorum o kısımları da. Sanırım sonrası hastane çantası hazırlama faslı olacak. Yazdıkça bir heyecan bastı... Neyse daha zaman çok canım! "Hayır"lı haberlerimizin artması umudu ile...

Sevgiler,

Ezgi

14 Mart 2017 Salı

Büyüme Ataklarına Dair Genel Bilgiler

Bu yazının tamamı Wonder Weeks (Dr. Hettz van de Rijt ve Dr Frans X. Plooij) kitabından alınmıştır) 

Birçok yorumda "atak haftasında olabilir" diye bir ibare koyuyoruz, hafif tellenmiş bebelere dair. Bebekler ilk bir buçuk yıl içinde sekiz kere mental olarak değişirler ve bu değişiklikler bebekleri ruhen ve fiziken zorlar. Bizler nasıl ki zorlandığımızda "ay bana daral geldi" moduna giriyorsak, daha minnacık bir yavrunun kendisine ne olduğunu bile anlamadığı bir durumda çıldırmasının normal olduğunu kabulleneceğiz. Aşırı yorucu, zırlak, yapışık, gıcık olan bu yumuk elli yaratıkları ne kadar başkalarına satmak istesek de, o anda doğru olan bağırmadan, çağırmadan, sinirleri yıpratmadan bebeğe destek olabilmek. Zaten yavrunun derdi almış başını aşmış, bi de biz dert olmayalım. 

Kişisel tecrübeme göre, bir atağın en büyük yardımcısı sling (en azından bebek biraz daha küçükken). Kucağınızdan bıraktığınız an kıyamet çığlık atan bebe, sling içinde hem size yakın hem de siz işlerinizi yapmak konusunda pek zorlanmıyorsunuz, en azından iki eliniz boşta. Gelelim ataklara. Bu yazıyı, belki aranızda kitabı almak konusunda tereddütü olan (muhakkak elinizde olsun) ya da kitaba erişimi çeşitli sebeplerle zor olan ya da hiç olmayan arkadaşlar için epey kısa şekilde hazırladım. Maksat, derli toplu bir özeti olsun atakların. Bu arada atakların, bebeğin 40. hafta doğmuş gibi hesaplandığını belirteyim. Yani doktorunuz 22 Temmuz demişse doğum tarihine ve çocuk erken ya da geç gelmişse, esas doğduğu tarih değil, hesaplanan doğum tarihi baz alınacak. 



1. Atak – Olgunlaşma (4. veya 5. hafta) 

Bu haftalarda bebekler fiziki çok büyük değişiklikler yaşarlar ve bu ruhsal değişiklikleri de beraberinde getirir. Organları daha farklı çalışmaya başlayan, daha iyi görebilen bebek kendini bir girdapta bulur. Bu girdaptan en iyi çıkmanın yolu da tabii ki dokuz ay içinde kaldığı annesine yanaşmak, çıktıktan sonra sıkı fıkı vakit geçirdiği babasıyla kaynaşmaktır. Bol bol meme ister, sürekli ağlayabilir (bir iki gün) "çocuğun içine cin kaçtı" diye dertlenebilirsiniz. Dertlenmeyin. Çünkü geçecek ve bebek bu süreçten daha fazla şey yaparak çıkacak. Bu söylediğim tüm ataklar için geçerli. Ataklarda bebekler fena şekilde anneci/babacı (daha çok anneci ve memeci) olurlar. Yere koysan durmaz, göğe koysan almaz hallerdedirler. Camdan atmak isteyebilirsiniz, aman diyeyim. Geçecek. Sonra öyle güzel şeyler yapacak ki insan "iyi ki atmamışım da doğurmuşum" falan diyecek. 

2. Atak – Şekillerin Dünyası (8. hafta civarı) 

Bebekler bu dönemle birlikte çevrelerinin kocaman bir kaos olmadığını, bu kaosun içinde belli başlı şekillerin varlığını farkeder. Ellerini farkeder mesela. Tüm duyu organlarıyla bu şekilleri bulmaya çalışır. Doğuştan gelen reflekslerinde bir azalma görülür. 


3. Atak – Akışkan Geçişler (12. hafta civarı) 

Kucağınızdaki minnak kuzuların bir robot edasında hareket ettiklerini farketmişsinizdir. Farketmiş oldukları ellerinin kesinlikle hakimi değildirler ve onlara uzattığınız bir oyuncağa comodor 64 gibi duraklaya duraklaya ellerini uzatırlar. Bu atakla birlikte, bedenlerinde ve dışarıya dönük algılarında akışkanlık başlar. Başlarını bir yandan öbür yana daha rahat ve takılmadan hareket ettirirler, ellerini daha emin bir şekilde oyuncağa doğru uzatırlar ve mesela müziği daha akışkan bir şekilde duyarlar. Bu atakla bebekler dünyasına çok yeni kapılar girer ve onlarla oynamak daha keyifli bir hal alır. 

4. Atak – Olaylar (19. hafta civarı) 

Bu atağın belirtileri ta 14. haftadan itibaren kapınızı çalabilir. Akışkan geçişleri öğrenen bebe, "Du ben bi şey yaparım belki bunla" diyerek, akışkan geçişleri art arda sıralayarak bir olay yaratır. Mesela oyuncağa uzanıp, onu almak ya da ona dokunmak gibi. Bu esnada oyuncak sağdaysa elini sağa doğru, yukarıdaysa yukarıya doğru uzatır ve onu tutabilir. Bu dönemde ayrıca "babababab" "mamamam" gibi anlamsız sesler çıkarır. "Aaa konuşuyoo" falan der insanlar. Tabii ki konuşmuyor, ama gidişat bu yönde. Siz gözlerinin içine bakarak onunla bol bol konuşun. 

5. Atak – Bağlantılar (26. hafta civarı) 

Bu atağın da öncesindeki zorlu kısım 23. hafta civarında başlar. Bu atakla birlikte bebekler bağlantıları anlamaya ve kendileri bağlantılar yaratmaya başlarlar. Etraflarındaki her şeyin birbiriyle bağıntısı olduğunu farkederler. Mesela annenin sorusu üzerine babanın cevap vermesi gibi. Odadan çıktığınızda yanında olmadığınızı anlaması da bu zamana tekabül eder. O yüzden sizi yanında tutmak için bağırmaya başlama seansları burada ortaya çıkar. Odadan çıkarken ona seslenmeye devam edin. Bir de kişisel tecrübem, bu dönem "ce e" oyunlarının çok işe yaradığı. Odadan çıkmadan önce bir iki kere koltuk arkasından, kapının oradan ce e yapınca bebek fazla sızlanmadan geri gelmiş oluyorsunuz. Bu atak sırasında tuvalete gitmek tam bir işkence oluyor, çünkü peşinizdeki yavru bağırıp duruyor. 28.-30. hafta arasında bir zamanda bebeğiniz ona sormadan!!! ondan ayrılabileceğinizin ayırdına varıyor (ayrılık korkusu). Mental bir atak olmasa da, terkedilebileceğini düşünen bebek, duygusal bir farkındalık döneminden geçiyor. O zaman da yapışık olabiliyorlar. 

6. Atak – Kategoriler (37. hafta civarı) 

Bu atağın da derdi 35. hafta civarında basıyor. Biraz daha erken de olabilir. Bebekler bu dönemde ilk defa "erişkin" gibi düşünmeye başlıyorlar. Daha doğrusu biz sonunda onların nasıl anlayabildiğini anlıyoruz. Atak ile birlikte bebekler ıslak, kuru, düz, yumuşak vs. gibi kavramları algılayabiliyor daha doğrusunu bunları kategorize edebiliyorlar. Mesela bir topu canlı da görseler, resmini de görseler "top" olarak kaydedebiliyorlar. Farkedeceksiniz, acayip bir dokunma ihityaçları doğuyor. Sürekli onları alıp oda oda gezdirmenizi istiyorlar. Her şeye dokunuyorlar. Verin eline elma armut, bol bol dokunsun. Blw yapıyorsa, zaten yemeğe dokunmak onun için çoğoş. 

7. Atak – Peşisıralık (46. hafta civarı) 

Sondan bir önceki atakta bebeler peşisıra gelen hadiseleri kavrama ve gerçekleştirmeyi öğreniyorlar. Sıkıntılı oldukları dönem de 42. hafta civarı başlıyor. Mesela daha önce terminatör gibi evin içini dağıtan yastığı alıp atan ve sonra başka bir işe koyulan yavrunuz, bir bakmışsınız yastığı alıyor ve sırtına koyuyor. Anahtarı masadan alıp, kapıya takıyor. Bir bakmışsınız, kare delik içine üçgen tıkmaya çalışmıyor ve önce eline sonra önüne bakıp eşleştiriyor. Dans ederken daha önce yapmış olduğunuz peşisıra gelen figürleri biliyor ve yapıyor. Ne güzel dünya! 

8. Atak - Programlar (55. hafta civarı) 

İlk 14 ayın son atağı, sinir bozucu kısmını 51. hafta zamanında göstermeye başlıyor. Bu atakla birlikte bebekler olayların, kendi içinde sıralı olması gerekmeyen yapı taşlarından mamul programlar olduğunu kavrıyor. Programda ne var? Yemek yemek. Peki yemeği her zaman aynı şekilde yemek zorunda mı? Değil. Mesela iki lokma arasında su içmek isteyebilir, istemeyebilir de. Kaşıkla yemeği bırakıp eliyle de dalabilir. Eliyle yerken kaşık da isteyebilir. Sağ eliyle yerken, sol eline geçebilir; ama bu yemek yemek işini değiştirmez. İşte hayatın belli birtakım programlardan (yemek yapmak, yemek, gezmeye gitmek, toz almak vs.) ibaret olduğunu farkettiği yer de burası. Daha çok şeyler öğrenecek bebeler. Neden, niçin diye merak edecekler… Ama en yoğun öğrenimin gerçekleştiği, daha doğrusu hayatla başedebilme (temel ihtiyaçları kavrama) yetisi kazandıkları zamanlar bu zamanlar. Gerisinde hep bu yetilerin eşliğinde üst üste koyacaklar. Biz de onları izleyeceğiz ve elimizden geldiğince destek olacağız onlara.

Ece Yıldırım- Zimmer

11 Mart 2017 Cumartesi

Bitmeyen Sendromlar

Çocuğun 2 yaş sendromuna girdi mi? 3 yaş sendromu varmış bir de. 4 yaş. 5 yaş. Bitmeyen sendromlar... Çocukluğu bir sendromlar serisi olarak tanımlıyoruz. Sendrom anormal bir durumu işaret etmek için kullanılması gereken bir kelime değil mi oysa? Sıradışı, özel bir durum olduğunu belirtmek için. Tıpkı dişi çıktığı için vücut ısısı yükselen çocuğa hasta muamelesi yaptığımız gibi, tıpkı sindirim sistemi henüz gelişmediği için gazlanan çocuğa ilaç vermeye çalıştığımız gibi, normal olanı anormal ilan edip, sonra da tedavi etmeye çalışıyoruz. 

Bir çocuk psikoloğu arkadaşım çocuğun 2 yaş sendromunu sormuştu. Bizimki girmedi dedim. Sonra birkaç soru sordu, cevapladım. Güldü. İşte 2 yaş sendromu bunlar dedi. Ama ben bunları sendrom olarak görmemiştim. Hızla değiştiği bir dönemdi. Çok kafası karışıktı. Sabri azdı. Ne istediğini, neyi sevdiğini, bizim onun isteklerine nasıl tepki vereceğimizi anlamaya çalışıyordu. Yoruluyordu, ama mutluydu. Sinirleniyordu, ama heyecanlıydı. Denemeler yapıyordu, ama dikkatli olmayı da öğreniyordu. Heyecan vericiydi, büyüyordu. Ben sendrom denildiğinde, tedavi gerektiren bir şey bekliyordum. Halbuki karşımda değişim vardı. E değişim zordur elbet. Oğlum büyüyordu ve büyüdükçe, önceleri bir-iki ayda bir, sonraları uzayan aralıklarla kendine bir koza örüyor ve içine cekiliyordu. Baskalari fark etmiyordu, ama biz hemen anlıyorduk. Her değişimde eşimle büyük bir heyecan yaşıyorduk. Bu sefer ne çıkacak kozadan diye bekliyorduk. İnsanların sendrom dediği dönemler, bizim için çocuk yetiştirmenin en yorucu, ama bir yandan da en heyecanlı yani oldu hep. Oğlum huzursuzlanıyordu, iştahı azalıyor, aksileşiyor, biraz içine kapanıyordu. Karakteri değişiyordu. İşte diyorduk, yine kozasına çekildi, yine renk değiştirip çıkacak. Ama nasıl çıkacak? Kozadan bir kez müthiş bir merakla çıktı. Bir gün aniden dedi ki, “Ben arabaya binmeyi sevmiyorum. Ama X abla seviyor. Ama ben sevmiyorum. Ama o seviyor. Ben sevmiyorum. Sen anne?” İlk defa başkalarının kendinden başka bir şey sevebileceğini, tercih edebileceğini fark etmiş olmanın şaşkınlığını yaşıyordu. Çok şaşkındı, o kadar şaşkındı ki, ben de şaşırdım. Hiç unutadadım Her gün, kendi sevdiklerini sayıyor, başkalarının da onları sevip sevmediğini soruyordu, isim isim, tek tek. Ben karpuzu cok seviyorum. Ama herkes karpuzu sevmiyor, değil mi? Sevmiyor oğlum. Bir gün kozasına girdi, çıktı ve robotlar insan mıdır diye sordu. Polisler de ölür mü? Ağaçlar da ölür mü? Kediler de canlı mıdır? O zaman robotlar neden canlı değildir? O zaman doktorlar da doğar mı? Peki çocuklar da insan mıdır? Sen kadın mısın anne? Ben erkek miyim? Kategorilerle boğuşuyordu, benim çok da anlamlandıramadığım kategoriler oluşturuyordu. Bir gün kozasından çıktı ve “ben bunu yaptığımda insanlar ne diyor anne?” dedi. Sanırım en zor dönemi oldu bu. 

Her gün saatlerce “insanlar ne diyor?” oyunu oynadık. Duploları dizer, sonra bir anne ve çocuk duplo el ele tutuşur ve duplo sahneleri izler, yorumlar yapardı. Çocuk her zaman şu soruyu sorardı, “insanlar ne diyor anne?” Anne duplo çocuğa duplodan sahneyi yorumlardı. Bir gün, anne-çocuk duployu izleyen bir anne-çocuk duplo koyduk. Oyun içinde oyun. Sonra bir başka duplonun rüyası oldu bu oyun. Bitmek bilmeyen bir “insanlar ne diyor?” oyunu. Dünyaya başkalarının da gözüyle bakmayı öğreniyordu. Bunun psikolojideki adini biliyordum, ama adını bilmeme gerek yoktu. Yaşıyordum, bunalıyordum. "İnsanlar ne diyor sorusu" azalmaya başladı. Kozaya girdi. Birkaç ay dışarı çıkmak istemedi. Odasında sadece kendi kendine oynamak istedi. Sebzelere dokunmak istemedi. Çok dokunmadık. Çıktığında “neden?” diyordu. Durmadan neden diyordu. “Anne su verir misin? Al oğlum. Neden? Sen istedin ya. Neden?! Susadın herhalde. Neden?” Eğer bir kez daha neden derse kendimi balkondan atacağım diyordum, ama yüz kere daha diyordu tabii. Yüz kere daha cevaplıyorduk. Yoruluyorduk. Sonra gülüyorduk. Sonra sinirleniyorduk. Sonra tekrar gülüyorduk. Sonra nedenler bitmese de, azaldı. İştahı kesildi. Huysuzlaştı. Bir gün kozadan çıktığında, “en güçlü ben miyim?” dedi. Anne, dünyadaki “en büyük şey” ne? Baba güneş "dünyadan büyük" mü? Güneş dünyadan “ne kadar” büyük? "Güneşten büyük" bir şey var mı? Yıldızlar ne kadar uzak? Anne 100 mü büyük milyon mu? Anne milyar kadar insan var, milyar kadar çok değil mi? Ne kadar çok? Anne en akıllı çocuk benim. En güzel anne sensin. Sıfır kadar var. Sıfır hiç demek. Milyon çok demek. ÇOOOOOOK! Sonsuz kadar mı milyon? Sonsuz ne kadar? “En”, “daha”, bitmek bilmeyen “dünyanın en sevdiğim”ler. En uzun, en güçlü, en eski, en büyük tabii, mutlaka en büyük. Çok kozaya girdi çıktı oğlum. O kozaya girdiğinde fark etmeyi, her zamankinden biraz daha sabırlı olmayı öğrendik. O mizmızlanınca, gidip sarılmayı, öpmeyi, gözünün içine bakıp, seni çok seviyoruz demeyi öğrendik. Beyninin fiziken değiştiğini, bir şeyleri çözmeye çalıştığını, kozadan yeni maharetlerle çıkacağını öğrendik. Merak etmeyi öğrendik. 

Bakalım şimdi nasıl bir numarayla çıkacak diye heyecanlanmayı öğrendik. Beyni şu anda neye hazırlanıyor diye sormayı öğrendik. Ne zor şey büyümek. Ne heyecanlı. Ne güzel. Ama ne zor. O zorluğu fark edince, sabır kendiliğinden artar. Size karşı bir tavır alma olarak gördüğünüz şeyin, büyüme sancısı olduğunu fark ettiğinizde, yardım etmek istersiniz. İsteyin. Sendrom demeyin. Sendrom dediğimizde, yaşamın en güzel süreçlerinden birini bir hastalık diliyle ifade ediyoruz. Atlatılması gereken bir şeye çeviriyoruz, tadına varılması gereken anları. İnanılmaz değişimler yaşıyor beyni, vücudu. Çevresini anlamlandırmaya çalışıyor. Sizi çözmeye çalışıyor, arkadaşlarıyla ilişkilerinde hasar görmeden yolunu bulmaya çalışıyor. Çocuğunuzu dinleyin, izleyin. Dinozorlar, itfaiye, bebekler, satranç, ne yaptığı önemli değil . Onları yaparken, beyninin nerede olduğunu anlatıyor size. Bir gün itfaiyenin renkleriyle meşgulken, bir başka gün itfaiye arabalarını birbiriyle konuşturacak, yine bir başka gün itfaiye arabasının nasıl oldup da kimse itmeden gittiğini merak edecek, motorunun nasıl çalıştığını ve sonra dünyanın en büyük itafiye arabalarını soracak. Ve dikkatsiz bir göz, bu çocuk 4 senedir itafiyeden başka bir şeyle oynamadı diyecek. Aynı arabayla her sene yepyeni dünyalar kurduğunu görmeyecek. Çocuk sendromda diyecek. Oysa… Çocuk büyüyor. Çocuk yaşıyor. Çocuk değişiyor. Çocuk öğreniyor. Çocuk sendromda değil. Çocuk çocuk. Siz de yetişkin olun. Onu sendromlarla tanımlamayın. Onu kategorilere sıkıştırmayın. Çocuğunuzu anlamaya çalışın. O çocukluğunu yaşayabilsin diye. Çocuk olabilsin diye. Çocuğunuzu görün.

Aysuda Kölemen

Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım