18 Temmuz 2016 Pazartesi

Yeliz'in Normal Doğum Hikayesi

Merhaba BYBO,

İlkokul ve orta okul arkadaşım olan eşim yıllar sonra sevgilim, nişanlım, kocam olmuştu. Daha bunun şaşkınlığını atlatamadan, 29 Ekim 2013'de kendi cumhuriyetimizi kurduğumuz, aile olduğumuz gün, meğer çekirdek ailemizi de oluşturmuşuz. Hemen hamile kalamam düşüncesindeyken meğer hemen kalıvermişim. Ondan habersiz gezdim tozdum, içtim. Kasık ağrısı ve tatlıya saldırmam adet belirtileridir diye düşündüğümden hiç şüphelenmedim. Bir gün alışveriş merkezinde x-ray cihazlarından geçecekken, güvenliğin “hanımefendi siz buradan geçmeyin isterseniz” sorusuyla irkildim. Eşimle şaşkınlıktan birbirimize bakarken, “hamile olabilirsiniz diye düşündüm” deyince dank! etmesi uzun sürmedi. Ve geçmedim elbette cihazdan. 


Dolaşırken içimiz içimize sığmadı ve hemen çıkıp en yakın eczaneden malum testlerden aldık. O gün de iş arkadaşlarımızla buluşup yemek yiyecektik ve restoranın tuvaletinde yaptığım testte çift çubuğu görünce havalara uçtuk. Arkadaşlarla yenen yemek oldu bize kutlama yemeği. Onlar işe dönerken biz bir doğum uzmanına ultrason ile bebeğimizi görmeye gittik. Evet 5 haftalık hamileydim. Önce kendimiz heyecanımızı atıp ailelere öyle söyleyecektik. Bir biberon alıp ertesi gün annemlere yarın kahvaltıya geleceğiz bir de misafir getireceğiz 1 tabak fazla koyun masaya dedik. Sabah giderken kim geliyor soruları iyice arttı. Hadi biz masaya oturalım o gelir dedik. Masaya oturduğumuzda çantadan çıkardığım biberonu tabağa koyunca, 9 ay sonra gelecek misafirimiz deyince herkes ağlamaklı tebrikler derken, kimse ağlamaktan kahvaltı yapamamıştı. (Eren'in hikayeyi bölen notu: Gerçek bir BYBO'lu o masaya biberon değil, meme koyar!)


Normal doğumcu doktor ararken Manisa’da gayet tercih edilen normal doğumcu Özgür Bey ile karşılaştım. Gayet güzel bilgilendiren, her şeyi tek tek açıklayan doktorumdan çok memnundum. Gayet güzel, rahat bir hamilelik geçirdim. Aldığım fazla kilolar bunun dışında tabii. 2 Temmuz gecesi nişanım geldi. Hemen doktorumu aradık. Geçin hastaneye ebem orda dedi. Baktık ki hiç sancı yok. O gece, ebe “yarın sabah gelin” deyince ayrıldık hastaneden. Sabah kalktık doğuma gidiyor gibi bütün çantaları arabaya indirdik. Gittik yine NST ve yine sancı yok. Birkaç gün içinde olabilir doğum demişti doktorum. Beklemek için eve döndük. O gün hafif hafif başladı sancılarım. Bense adet sancısı çekerken yaptığım gibi bacaklarımı kasıp kapatıyordum. Anneanneme söyleyince hayır kasma sakın engelleme ağrılarını deyince serbest bıraktım kendimi. Ve o gece 2.30 ta yeni yatmıştım ki, kuvvetli bir basınçla sancılandım. Eşim uyanmasın diye yavaşca kalktım yataktan. Tuvalete gittiğimde biraz kanamam vardı. Tuvaletten çıktığımda ise suyum süzülmeye başlamıştı. Ne güzel bir an... Sebebini bilmiyorum ama ağlamaya başlamıştım. Eşimse beni ağlıyor ve suların süzüldüğünü görünce paniklemişti. Hemen hastaneye geçtik. 


Açılmam 2 cm idi. Serum takıldı fakat neden olduğunu sormak hiç aklıma gelmedi. Sancı çekmeye devam ederken saat sabah 05.00’e doğru açılmam 5 cm olmuştu. Anestezi uzmanını dört gözle bekler hale gelmişken, neyse ki epidural iğnem yapıldı. Bu arada mideme baskı hissediyordum meğer oğlum çıkmak için kendini itiyormuş. Aynı zamanda göğüslerim kaşınıyordu, sütlerim gelmeye başlamıştı. Doktorum geldiğinde saat 7.30 gibi ve açılmalarım tamamlanmak üzereydi. Muayene ettiğinde biraz aşağı itmem için çömelerek ve destek alarak ıkınmamı söyledi. Eşime de meyve suyu, kek almasını söylemiş. Yememi istiyorlardı ama ıkınmaktan ve sancıdan yiyebilecek durumda değildim. Son kontrol yapıldığında 08.15 gibi artık doğuma hazırdık biz oğlumla. Doktorum sancın geldiğinde ıkın, ben ıkınma deyince ıkınmayı bırak demişti. Doktorum “hadi canım ver bize bu güzel bebeğini” diye telkin ediyordu. Ikınıyordum ve nefesim tükenince ıkınmayı bırakınca başa dönüyorduk. Bu sebeple biraz zorlandım masada. Bebeğime zarar veririm düşüncesiyle alın beni sezaryana! dedim. Doktorum “Alamam Yeliz, oğlun çok yakında, ver bir elini” deyip elimle oğlumun kafasına dokundurdu. Dokunduktan sonraki sancımda ıkınınca kafası çıktı oğlumun ve doktorum ıkınmamamı söyledi. 


Sonrası bir rahatlama, bir ferahlama ve ağlama krizi. 4 Temmuz 2014 Saat 08:55’te doğurdum oğlumu. Ahmet Erim’im 52 cm, 3.760 kg ve 36 cm baş çevresi ile doğmuştu. Oğlumu hemen kucağıma istemiştim ten tene temas için. Bir muayeneden sonra aldım oğlumu kucağıma. Yok böyle bir duygu, yok böyle bir haz! Odama geçince yarım saat-bir saat içinde emzirdim oğlumu. O gün ve bütün gece gözümü kırpmadım oğluma bakmaktan. Eve çıktığımızda ise hiç yatmadım. Oturup oğlumun altını kendim değiştirdim. Çok rahat hareket edebiliyordum çünkü. Bir kadının yaşayabileceği en güzel hislerden bir tanesi bence normal doğum. Çünkü her şeyi bizzat kendin yapıyorsun. 


Herkese sağlıklı, güzel, kolay doğumlar dileklerimle,


Yeliz









7 Temmuz 2016 Perşembe

Tuğçe'nin Doğal Doğum Hikayesi

Merhaba BYBO,

Doğum hikayeme İna May’in Doğuma Hazırlık Rehberi’nden birkaç sözle başlamak istiyorum; 

"Anne tarafından tecrübe edilen doğum, tüm memelilerdeki fiziksel işleyişlerin Everest'idir. Daha önce görmediysek eğer, bu kadar büyük bir şeyin böyle küçük yerden dışarı çıkabileceğini hayal edemeyiz. Ama aslında bu her gün oluyor." 
"Doğum, onu tecrübe eden kadına içsel bir güç ve bilgelik veren bir tecrübe olabilir." 
"Rahim benzersiz bir organdır. Eğer erkeklerin böyle bir organı olsaydı,onunla gururlanıp böbürlenirlerdi. O yüzden biz de böbürlenmeliyiz." 
Hamileliğimin başından beri doğal doğum yapmak istiyordum. Bedenim, zihnim ve ruhum ile buna hazırlanmaya çalıştım. 17. haftada yogaya başladım. Nefes egzersizleri ve meditasyon yaptım. Doğum kurslarına katıldım. Hamile olan ve benden önce doğum yapmış birçok arkadaşım vardı, onlarla konuşup deneyimlerinden yararlandım. Ina May’in doğum hikayeleri beni cesaretlendirdi. Her kadının birbirinden farklı, benzersiz bir doğum hikayesi vardı. Kimisi çok sancılı, günler süren, kimisi beklenmedik bir anda hızlı ve acısız gelişen. En nihayetinde hepsi birbirinden güzel ve özeldi. 

 Hypno Birthing ve İç Güdüsel Doğum kitaplarını okudum. Doğumu gerçekleştirme gücünün her kadının içinde var olduğunu, içgüdülerimizi kullanmamızı ve korkulardan uzak durmamızı öğütlüyorlardı. ‘Korku olmadığı zaman ağrı da olmaz. Korku,rahme giden atar damarların daralmasına ve gerginleşmesine yol açarak ağrıyı yaratmaktadır. Korku olmadığında kaslar rahatlayıp bükülebilir hale gelir, bedende kalp atışları ritmik şekilde devam ederken rahim ağzı doğal olarak incelip bebeği kolayca dışarı çıkarır.’ 


Doğumumun hep kolay ve rahat gerçekleşeceğini hayal ettim. Korkularım ve endişelerim olmadı. Kendimi doğum yaparken gördüğüm rüyalarımda bebeğim hep kolay bir şekilde geliyordu. Doğumun nasıl ve ne zaman başlayacağına bebeğim karar verecekti. Ben kendimi olayın akışına bırakacak ve onun planladığı zamanda onunla birlikte hareket edecektim. Doğumu Amerika’da yapacaktım. Gitmeden önce doğal doğum yaklaşımını benimseyen bir doktor arayışına girdim. Bloglarda araştırmalar yaptım, doğum yapan kadınların yorumlarını okudum ve Doulalar ile yazıştım. Seçtiğim doktor o şehirde iyi bilinen iki doğal doğumcu doktordan biriydi. 


34. haftadan itibaren kontrollerim için ona gitmeye başladım. Doğumdan bir gün önce 38. hafta kontrolüm vardı. 4 haftadır bebeğimizi ultrasonla görmemiştik. Doktor rahimdeki suyu kontrol etti, bebeğimizin ölçümlerini yaptı ve ‘her şey mükemmel şekilde normal’ dedi. Bir sonraki hafta muayene gününü kesinleştirerek doktorun yanından ayrıldık. Ertesi gün çok yoğun bir gün geçirdim. Sabah erkenden yoga dersine gittim. Eşim her zaman yaptığı gibi beni ders sonrası aldı ve birlikte uzun bir kahvaltı yaptık. Kahvaltı sonrasında bulunduğumuz mahalledeki dükkanları gezdik, bol bol yürüyüş yaptık. Zaten son bir aydır neredeyse her günümüz gezerek dolaşarak geçiyorduk hamileliğimin en güzel zamanlarını geçiriyordum. Öğleden sonra Mount Soledad’a çıktık, şehir ve deniz manzarasını seyrederek bankta sandiviçlerimizi yedik. Oradan arabamıza binip eve mi gitsek derken bir aydır alamadığımız terliklerden almak için rotamızı yeniden açık hava bir alışveriş merkezine çevirdik. Bu arada saat akşam üzeri 5-6’yı bulmuştu. O gün dışarda gezerken karnımı hep alttan tutma ihtiyacı hissettim, sanki karnım aşağı düşecek gibi geliyordu. Birkaç mağazaya girdikten sonra kendimi yorgun hissetmeye başlamıdım, eşime eve gitmek istediğimi söyledim. Arabaya doğru yürürken saat 19:00 civarıydı ve artık karnımın alt kısmında epey bir basınç hissediyordum. Eşime dönüp ‘ne dersin bu gece bir anda geliveriyormuş’ dedim. Birbirimize yok canım daha neler diyen gözlerle baktık. Doğuma yaklaşık 2 hafta vardı ve biz daha hastane çantasını bile hazırlamamıştık. 


Arabada belimin arkasında önce hafif başlayan, sonra artan, sonra da kaybolan hareketlenmeler olmaya başlamıştı. Rastgele değil belli bir düzenle geliyorlardı ama ben bu hareketlenmenin doğum öncesi hazırlığı olduğunu düşünmüyordum. Eve vardığımızda karnım açtı, doğum başlamış mıydı bilmiyordum ancak eğer öyleyse doğuma giderken aç kalmamam gerektiğini okumuştum. Kendime havuçlu, kırmızı biberli bir kinoa salatası hazırladım. Doulamın bana verdiği broşürleri okuyarak kasılmaları anlamaya çalışıyordum. Daha önce Braxton Hicks denen kasılmalardan hiç yaşamamıştım, o nedenle bu hareketlenmenin yalancı kasılma mı yoksa doğumun başlangıcı mı olduğunu anlamak kolay değildi. Saat 21:30 sıralarında evde elektrikler kesildi! Bir aydan fazladır Amerika'daydık ve bu ilk kez başımıza geliyordu. Bizim memlekette değil de gidip oralarda elektrik kesintisine denk gelmiş olduğumuza inanamıyorduk. Kaldığımız daire 17. kattaydı ve kesintiden dolayı asansörler çalışmıyordu. Saat 22:00 olduğunda artık kasılmalarım sıklaşmaya başlamıştı, ancak hala şiddeti beni mahvetmiyordu. Kasılma geldiğinde koltuktan kalkıyor, etrafta geziniyor, pilates topuma oturuyor ve gelen kasılmayı öylece geçirmeye çalışıyordum. Hala doğumun başlamış olduğuna inanmıyordum. Eşim ise bana belli etmemeye çalışsa da panik olmaya başlamıştı. Karanlıkta hastane çantasını hazırlamaya calışıyordu, ben de ona eşyaların nerede olduğunu tarif ediyordum. Elektrik olmayınca yatıp dinlenmeye karar verdim, karanlık belki de oksitosin için daha iyiydi. 15 dakikalık kısa uykular uyuyordum, sonrasında kasılma geliyor yataktan fırlıyor, duvara tutunuyor, sağa sola hareket edip üstesinden geliyordum. 


Saat 23:00 civarı eşimle pencereden dışarı baktığımızı hatırlıyorum. Elektrikler hala kesikti ama bu durum beni strese sokmuyordu, çok sakindim. Geceyi bu şekilde geçiririm doğum ilermiş olursa da sabah hastaneye gideriz diye düşünüyordum. Doulam ve doktorum mümkün olduğunca doğumun ilk aşamalarını evde geçirmemi öğütlemişlerdi. Hasteneler 1-2 cm rahim açıklığında gidildiğinde geri gönderiyorlardı ve doktorum açıklık 10 cm olana kadar zaten hastaneye gelmiyordu. İlk aşamayı evde geçirmek telaşlanmamak ve rahat etmek açısından çok daha iyiydi. Gece 12 gibi tuvalete gitme sıklığım arttı, 3 kere üst üste ağrılı biçimde kaka yaptım. O zaman artık aktif doğumun başlamış olduğuna ikna oldum. Çok şükür ki 1 gibi gibi elektrikler geldi. Aynı anda yeniden tuvalete gittim, bu defa yoğun bir kanama geldiğini farkettim. Eşime hemen doktorumuzu aramasını söyledim. Eşim doktorumuzu arayıp durumumu aktardı. Doktor kanamanın serviksin açılmasından kaynaklandığını söyledi ve benim ağrılara dayanıp dayanamadığımı sordu. O sırada kasılmaların gelme sıklığı 10 dakikada birdi ve ağrısıyla baş edebiliyordum. Bunun üzerine doktorumuz evde bir süre daha kalmamızı, kasılmalar 5 dakikada bire indiğinde onu tekrar aramamızı söyledi. Telefonu kapatır kapatmaz kasılma sıklığım bir anda 3 dakikada bire indi ve şiddeti zirveye çıktı. Artık kasılmalar geldiğinde yogada yaptığımız gibi inlercesine sesler çıkararak ağrıyı bastırmaya çalışıyordum. Hastaneye gitme vaktimiz gelmişti ancak hazırlığımızı önceden yapmamış olduğumuz icin eşyaları aşağıya taşımak gerekiyordu. Bu sırada doulalarıma da ulaşmaya çalışıyorduk. Birisinin telefonu kapalıydı, diğeri de o sırada başka bir doğumda bulunuyordu. Doğumum zamanından önce başlamıştı ve ikisinin planlarında bu yoktu. Tanımadığımız başka bir doulayı göndereceklerdi. Eşim canım sıkılmasın diye bu durumu o sırada bana söylemedi, hastaneye gittiğimizde tanımadığım biriyle karşılaşacaktım.   Doulalar yanımızda olamayacağı için eşim yolda bana destek olabilsin diye hastaneye Uber ile gitmeye karar verdik. Uber’i çağırdığımızda saat 2:00 olmuştu. Araç gelene kadar eşim eşyaları taşımak için aşağıya indi, ben evde kaldım. Kasılmalarla yalnız başa çıkmak durumundaydım, derin nefesler alıp vererek kendimi sadece buna konsantre etmeye, başka hiç birşey düşünmemeye çalışıyordum. Eşim beni almak için son kez yukarı geldi, aşağıya rahat inebilmek için gelecek ilk kasılmayı bekledik ve geçer geçmek daireden çıktık. Lobiye indiğimizde ikinci kasılma gelmişti bile. Uber şoförü beni o an gördüğünde şoka girmiş olmalıydı, muhtemelen ilk kez böyle bir tecrübe yaşayacaktı. Araca biner binmez eşim doktoru yeniden arayıp yolda olduğumuzu haber verdi. 


Hastane 37 km uzaklıktaydı, en az yarım saat yol demekti. Evet çok ağrım vardı, kimi zaman bağırarak kimi zaman derin nefesler alıp vererek dayanmaya çalışıyordum. Bel kemiğim hareket ediyordu ve eşim durmaksızın belime masaj yapıyordu. Biz yoldayken saatler 1 saat ileri alınmış, hastaneye varıp giriş yaptığımızda 3:45’ti. O halimle içinde küvet olan doğum odalarından olsun diye ısrar ediyor, doğum öncesi kullanmak için hala vaktimin olduğunu sanıyordum. İlk girdiğimiz odayı bu nedenle değiştirdik, üstelik pilates topum da yanımdaydı! Odaya giriş yaptıktan sonra ebe hemşire ilk iş rahim açıklığımı ölçtü ve ‘9 cm’ dedi. ‘9 cm mi’ diye tekrarlayıp hayretler içinde kaldığımı hatırlıyorum. Açılma çok hızlı gerçekleşmişti. İlk aşamaları hasteneye gelene kadar geçirmiş, aktif doğum aşamasına geçmiştim. Doktora bilgi verildi. Kimse herhangi bir ağrı kesici önermedi, benim de aklıma bile gelmedi. Aradan 15 dakika geçtiğinde ağrı ve basınç daha yüksek seviyeye çıktı. Bunun üzerine ebe hemşire yeniden ölçüm yaptı ve tam açıklık dedi. Yeniden doktoru aradılar ve beklemeye başladık. O anlar ne kadar sürdü tam hatırlamıyorum ancak doktor bir an önce gelsin diye dua ediyordum. Sanki bebeğim yerinden fırlamak üzereydi ve ben çıkmasın diye onu tutuyor gibiydim. 4 buçuk gibi doktor gelince odayı doğum düzeneğine hazırladılar, o da hemen suyumu patlattı. 


Bizim deyimimizle ıkınma, onların deyimiyle ittirme süreci başlamıştı. Hemşireler nefesimi nasıl kullanmam konusunda beni bilgilendirdiler. Doktor da ‘push, push, push, keep going, keep going’ diyerek beni yönlendiriyordu ama her şeyi ben yapıyordum. Dalga geldiğinde 10’a kadar sayıyorlar, ben bütün nefesimi kızımın bulunduğu kanala yönlendirip ittiriyordum ve bunu her defasında 3 kez tekrarlıyorduk. Aralarda da dinleniyordum. Her dalgayla kızım bize biraz daha yaklaşıyordu. Bebeğin çok saçı var diyorlardı, aynayla bakmak ister misin. Yok, o bana fazlaydı. Eşim bütün bu süreçte yanı başımda elimi tutuyor, bacaklarıma masaj yapıyor, beni serinletmeye çalışıyordu. Hastanede tanıştığım Doula da hemen yanımdaydı ancak eşimin varlığı çok daha fazla güç veriyordu. Doktor çok az kaldı dedi, birkaç ittirmeden sonra gelecek. Tam da dediği gibi oldu, son güçlü ittirmemde kızımız hooop diye çıkıverdi, çıktığını kucağıma verdiklerinde anladım, saat 5:25’ti. O ilk saniyeler sanki şok anı gibiydi, aynı anda bir sürü duygu yaşadım. Bir yandan onunla konuşuyor, gülüyor, bir yandan hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Minicik bir surat bana bakıyordu. 


Bütün bir yolu birlikte katetmiştik. Çok ama çok güzeldi. O ana kadar hayatta yaşadığım en inanılmaz deneyimdi. Eşimle sadece ikimizdik ve bu olayı bizim için daha mahrem daha özel kılmıştı. Başbaşa kızımızın gelişini kutluyorduk, şaşkındık, mutluyduk. Kan akışı bitince kordonu o kesti. Biraz yırtığım olmuştu, doktor onlara dikiş atarken biz ilk selfie’mizi çekiliyorduk. Doğumdan 15 dakika sonra da ailelerle facetime ile konuştuk, herkese sürpriz yapmıştık. Çok güzel bir doğum olmuştu, dileseydim ancak böylesini dilerdim. Ben daha anlayamadan doğum başlamış, rahim çok hızlı açılmış ve kızım sorunsuz, sağlıklı bir şekilde gelivermişti. Her anını hissederek yaşamıştım. Kızımı göğsüme verdiklerinden hastaneden çıkana kadar 2 gün boyunca aynı odada ten tene kaldık hep, emzirmemiz de ilk anda başlamış oldu böylece. 


Doğumumun üzerinden şimdi 3 ay geçti ve biz eşimle hala o geceyi konuştuğumuzda hayretler içinde kalıp şöyle diyoruz; Ne kadar mucizevi ve bir o kadar da sıradan bir an.


Herkese mutlu doğumlar dilerim,


Tuğçe








3 Temmuz 2016 Pazar

Çocukların Zekalarını Geliştirme Yolları – 2: Çalışma Yöntemleri; Karıştırma ve Çeşitlendirme

Çocukların zekalarını geliştirme yöntemleri yazı dizisinin ilki bu linkte.

Çocuğunuzu hayatının en önemli sınavına hazırlıyorsunuz. Okulda öğretmeni üslü sayıları öğretiyor. Üslü sayıları derste öğrettikten sonra ödev olarak 100 test sorusu veriyor. Hepsi üslü sayılarla ilgili. Özel derse gidiyor. İyice pekişmesi için özel öğretmeni derst üslü sayılarla ilgili problemler çözdürüyor. Özel derste de üslü sayılarla ilgili ödev veriliyor. Çocuğunuz ve siz oturup, üslü sayılarla ilgili bir sürü problem çözmeye devam ediyorsunuz. Artık üslü sayıları tamamen bitirdi, iyice “pekiştirdi”, o halde üslü sayılarla ilgili sınavına tamamen hazır. Gerçekten öyle mi? Çok kısa zaman önceye dek, kime sorsanız siz bunun iyi bir öğrenme tekniği olduğunu söylerdi sanırım. Birşeyi iyice öğrenene kadar tekrarla, iyie öğrenene kadar o konuyu çalış, problemlerini çöz, tamamen o konuya odaklan. Yanlış! 
Son yıllarda öğrenme alanında yapılan çalışmalarda büyük ilerlemeler oldu. Beyin taramaları ve deneyler birlikte kullanılarak, öğrenme ile ilgili bildiğimiz her şeyi sorgular oldu araştırmacılar. Acaba aynı şeyi defalarca, üst üste tekrar etmek, öğrenmek için iyi bir yöntem mi? Şimdi biliyoruz ki, değil. Aslında tekrar değil sorun olan. Öğrenmek için tekrar etmek gerekli. Ama nasıl tekrar ettiğiniz, ne kadar tekrar ettiğiniz kadar önemli oluyor. Peki nasıl tekrar etmeniz, nasıl çalışmanız gerekiyor? Bu seferlik birbiriyle iç içe geçiş iki yöntem anlatacağım. Aklınız yatmayacak belki. Bu bende işe yaramaz diyeceksiniz. Zaten bunca zaman yaygınlaşmamış olmasının nedeni de, hem öğretmende, hem öğrencide işe yaramıyor hissi uyandırması. Daha da ilginci, kısa dönemde gerçekten işe yaramıyor. Yani çalıştıktan 10 dakika sonra sınav yaparsanız, tek bir konu üzerinde yoğunlaşmış kişi biraz daha başarılı oluyor, konuyu daha iyi anladığını hissediyor. Ama sınavı bir hafta sonra yaparsanız, anlatacağım yöntemi uygulayan kişiler, hiçbir çaba harcamadan diğerlerinden 2 kattan daha fazla başarı sağlıyorlar! Yine de sorulduğunda, yöntemin işe yaradığına inanmıyorlar. Ama farklı farklı konularda, bağlamlarda yapılan deneylerde sonuç benzer. Yöntem inanılmaz başarılı. Aynı miktarda çalışarak ve sadece tek bir değişiklikle. Ama bunu deneylerle gösterdikten sonra bile ikna olmuyor insan çoğu zaman. Çünkü bu çalışma yöntemi dağınık ve insanı biraz huzursuz eden, öğrenmiyormuş hissi yaratan, beyninizi yoran bir yöntem. Zaten püf noktası da bu. Kafanızı yoran her şey, öğrenirken sizi zorlayan bazı yöntemler, sizin aslında daha iyi öğrenmenizi sağlıyor. Beyin görüntüleme teknikleriyle, bunun nedeni biraz da olsun anlaşılmaya başlandı. Çünkü beyin, kolay gelen şeyleri basit bilgileri depoladığı yerde tutma eğilimindeyken, zorlanınca, şaşırınca, bilgiyi daha üst düzey bilgileri yerleştirdiği bölgelere yerleştirmeye çalışıyor. 

Şimdi 2 birbiriyle benzer yöntemi örneklerle anlatayım: karıştırarak ve çeşitlendirerek öğrenme. Nasıl mı? Diyelim ki yeni bir konu öğreniyorsunuz: Hacim hesaplama. Normalde önce küp, sonra küre, sonra piramid hacmini hesaplamayı öğrenecektiniz. Bu yöntemde, yeni öğrendiğiniz 3 konuyu bloklar halinde çalışmak yerine, karıştırarak çalışıyorsunuz. Yani birkaç küp sorusu çözdükten sonra, hala daha küp formülünü tam öğrenmemişken, pat diye küre formülü ile ilgili sorulara geçiyorsunuz, sonra piramid, sonra tekrar küp. Soruları karıştırıp, sırasız olarak çözüyorsunuz. Rastgele dağılmalı sorular. 2 küp hacmi sorusunu, 1 piramid hacmi, 3 küre hacmi sorusu takip ediyor mesela. Çocuk bir sonraki sorunun hangi konudan geleceğini bilememeli, tamamen tesadüfi olmalı. Beyin hangi soru türünün geleceğini bilince otomatiğe bağlayarak, çok zorlanmadan çözüyor. Çünkü beyinin en temel çalışma prensibi, en az enerjiyi harcayan, en kolay yoldan her işi halletmektir. Siz soruları karıştırarak, beyni devamlı tetikte tutuyorsunuz, yoruyorsunuz, ama tetikteki beyin öğrenen beyindir. Hatta cesur yüreklere bir adım daha ileri gitmelerini, matematik çalışırken, aralara tarih, coğrafya, Türkçe sorularını da rastgele sıkıştırmalarını tavsiye ediyorum. Çeşitlendirdikçe ve karıştırdıkça zorlanacak, ama bilgisi çok daha kalıcı olacak. Çocuğunuz şikayet edebilir ve bir şey öğrenmediğini iddia edebilir. Daha birşeyi tam anlamadan, öğrenmeden, başka bir konuda soru çözmeye geçmek sinirini bozabilir, ama bu yöntemler işe yarıyor. Tabii sınavınız 2 saat sonra değil ise... Bu yöntemlerin amacı derin ve uzun dönemli öğrenmeyi sağlamak. Sınavınız 1 hafta sonra ise, performansınız çok artacak. Hele sene sonunda yapılacakbir sınava hazırlanıyorsanız, özellikle faydalı bir yöntem. (KPSS, TEOG, vs.) 

Bu yöntemin çalışan kişiyi rahatsız edeceğini birkaç kez yazdım. Bunu iyice anlamanızı istiyorum ki vazgeçmeyin. Riskli olmayan bir yerde başlayın. Mesela bir konuya önce eski yöntemle, yani blok testlerle çalışın ve bir hafta sonra başarınızı ölçün. Yani kaçta kaçını doğru cevapladığınızı görün. Sonra da yeni konunuz için bu yöntemi deneyin ve bir hafta sonra sonucu ölçün. Karşılaştırın. İşe yaradıysa devam edin. Şimdi işin ilginç tarafı deneylerde bu yöntemle çok başarılı olan insanlar, yine de yöntemin işe yaramadığını iddia etmiş. Deney sonucunu gördükten sonra bile inanmamışlar. Çünkü blok halinde çalışmaya alışkınız ve hayat boyu bize bunun böyle olması gerektiği öğretilmiş. Belli bir rahatlığı var. Ama bu en etkili yöntem bu demek değil. Yani önce 1. Konuyu iyice öğren, tam öğren, sonra 2. konuyu çalışırsın yaklaşımı yanlış. Bir ondan, bir bundan çalışmak çok daha iyi sonuç veriyor. Aslında spor yapanlar bunu daha iyi bilecektir. Koşmaya başladığınızda, ilk gün 200 metre, ikinci gün 300 metre koş denmez. Biraz koş, biraz hızlı yürü, biraz yavaş yürü diye karıştırarak koşma öğretilir. Zamanla yürüme süresi azaltılır, koşma süresi çoğaltılır. Bu yöntemle koşmaya başlayanlar, koşabildiği kadar koşarak antreman yapanlardan çok daha kısa sürede uzun koşabilmeye başlarlar. Artık spor antremanlarında, karıştırarak ve çeşitlendirerek egzersiz yapmanın çok daha etkili olduğu biliniyor. Bunu egzersiz konusunda daha bilgili olanlara bırakayım, ama bu konuda artan sayıda çalışma var. Bu bulguların, zihinsel öğrenmede de geçerli olduğunu yaymanın zamanı. 

Bir sonraki yazımda aralıklarla çalışmayı ve karıştırarak/çeşitlendirerek çalışma ile aralıklarla çalışmayı nasıl birlikte kullanacağınızı anlatacağım. O zamana kadar ödeviniz, bu yazıdaki yöntemleri denemek olsun. Çeşitlendirin ve karıştırın. Bunu ispatlı soru çözerken de, çoktan seçmeli testte de, tıpta kemiklerin Latince isimlerini ezberlerken de, bir dil öğrenirken de, müzisyenlerin müzik tarzlarını ayırmayı öğrenirken de uygulayabilirsiniz. 

Aysuda Kölemen

NOT: Bu yazıdaki temel bilgiler Make It Stick adlı kitaptan alınmıştır. Aşağıda konuyla ilgili diğer kaynakları bulabilirsiniz. Örnekler şahsıma aittir. 

- Brown, Peter C. (2014-04-14). Make It Stick (p. 265). Harvard University Press. Kindle Edition. 
- D. Rohrer & K. Taylor, The shuffling of mathematics problems improves learning, Instructional Science 35 (2007), 481–498. 
- M. K. Goode, L. Geraci, & H. L. Roediger, Superiority of variable to repeated practice in transfer on anagram solution, Psychonomic Bulletin & Review 15 (2008), 662–666. 
- N. Kornell & R. A. Bjork, Learning concepts and categories: Is spacing the “enemy of induction”?, Psychological Science 19 (2008), 585–592. 
- L. L. Jacoby, C. N. Wahlheim, & J. H. Coane, Test-enhanced learning of natural concepts: effects on recognition memory, classification, and metacognition, Journal of Experimental Psychology: Learning, Memory, and Cognition 36 (2010), 1441–1442.

1 Temmuz 2016 Cuma

Özlem'in Normal Doğum Hikayesi

Merhaba BYBO,

Böyle bi yazıya nasıl başlanmalıdır diye bir müddet düşündüm. Özetlemek en mantıklısı sanırım. Eşimle 6 yıllık beraberliğimizi 2014 yılında evlilikle resmiyete döktük. 6 yıl uzun bi süre olsa da bir süre biz hep ayrı yerlerdeydik. O Gaziantep'te, ben Konya, Malatya da derken 6 yıl geride kaldı. Evliliğimizin ilk yılını da benim tayinimden dolayı ayrı geçirdik. Bu sebeplerden dolayı birkaç yıl kendimce bebek fikrini erteledim. Lakin eşimin çocuk delisi olduğunu unutmuşum. 2015 Mart'ında eşimin ısrarına dayanamayarak eczaneden hamilelik testi alıp yaptım. Hem de iki tane. Ama sonuç negatif. Daha doğrusu ben usulünü bilemediğim için negatif zannetmişim. En son kan tahlili yaptırdım. Sonuca bakan doktor bana göre çok ruhsuz bir ifadeyle evet evet hamilesiniz, Yaklasık 3 haftalık dedi. Ben elektrik direği gibi kaldım. Eşimin yanına iki gün sonra gidecektim. Söylesem mi söylemesem mi derken kendisi anladı. Gebe olduğumu öğrendiğim ilk akşam en küçük kız kardeşim bana şunu tembih etti: Abla sağa sola çok dönüp de bebeği rahatsız etme. Ben ne yaptım peki? Sabaha kadar sırt üstü yattım. Benimle dalga geçtiğini anlamam biraz uzun sürdü. Buna ailecek hala güleriz. 

Bebeğimiz 40+6 olana kadar yarısı Konya'da diğer yarısı Ankara'da güzel bir hamilelik geçirdim. Ankara'ya gelene kadar düzenli yürüyüşümü yaptım. Yediğime içtiğine dikkat ettim. İnternetin faydalı yanlarını kullanmaya çalıştım. Buna dikkat etmem gerektiğini hamileliğimi zehir eden bi doğum lekesi gördüğüm zaman anladım. Ankara'ya geldikten sonra da bol bol uyudum... 6. Aydan sonra kızımızın adına karar verdik. Bir Ezgi'miz olsun şu hayatta dedik 😊 BYBO bloğunu en baştan başlayıp tek tek okudum. Facebook grupta açılan neredeyse bütün postları okudum. Başa tutturulan gönderi altındaki bütün dosyaları tek tek inceledim. 

38. Haftadan sonra kızımın odasını hazırladık. Gerekli eşyaları temin ettik. Çamaşırlarını yıkayıp, ütüledim. En son da doğum çantamı hazırlayıp kapıya yakın bir yere yerleştirdim. Özellikle son haftalarda buzluğa yemek hazırlayıp koydum. İkindi üzeri yürüyüşe çıkmaya başladım. Son güne kadar evimi kendim temizledim. Yemeğimi kendim yaptım. Gebe kalmadan önce ne yapıyorsam dikkat ederek son güne kadar aynılarını yine yaptım. Neredeyse bütün gebelerin yaşadığı birçok durumu ben yaşamadım. Mide bulantısı, baş dönmesi, gebeliğe bağlı hormon bozuklukları vb. belirtileri yaşamadım. Yalnız her anne adayının düşündüklerini ben de düşündüm. Kızım sağlıklı olacak mı? Bedenen ve zihnen bi sıkıntısı olacak mı? Maddi ve manevi hazırlığı yapabilecek miyim? Yataktan düşmeden doğuma gidebilecek miyim? Manevi olarak bütün hazırlığımı yaptım. Listesini yaptığım kitapları okudum. Gerekli görselleri telefonuma kaydettim.  Tomris'in notlarını hatmedip, ekran görüntülerini aldım. Gebeliğime dair tek üzüldüğüm nokta gebelik okuluna gidememiş olmam. Bunun haricinde hamileliğim çok güzel geçti. Hasılı her şey güzeldi. 

8 Kasım muhtemel doğum tarihi olmasına rağmen kızımız gelmek istemedi. Biz de ona saygı göstermeye ve istediği zamanı beklemeye karar verdik. Ama bu arada arayan soran, doğurmadın mı diye takılanlar derken benim saç derimdeki egzama iyice azdı. Günde 2-3 kez duş alsam da kaşıntım geçmiyor. Delirmenin eşiğine geliyordum. 40+3'ün gecesi nişan denen durumla karşılaştım. Nasılsa sabah kontrolüm var diye geri uyudum. Doktorum "önemli olanın su ve düzenli ağrıların" dedi. "3 gün sonra, yani cumartesi günü gel yatışını yapalım gözlem altında ol" dedi. Cuma gününe kadar nişan denen leke devam etti. Bu üç günde özellikle cuma günü (15.000 adım) sürekli yürüdüm. 

Akşam eşim işten gelince riske atmamak adına hastaneye gittik. Giderken yanıma gerekli olabilecek şeyleri aldım. Hastaneye gidince direk yatışımı yaptılar. Pazartesiye kadar doğurmazsan pazartesi sabah doğurturuz dediler. Doğurturuz kısmı beni çok endişelendirdi. Eşim de ben de kızımız ne zaman istiyorsa o zaman doğması görüşündeydik. Bana bir oda gösterdiler. Eşim eve gitti. Kardeşimi getirdi refakatçi olarak. Eşim fotoğraflar çekip sosyal medyada paylaştı. O, kızımız geliyor diye mutlu mesut eve gitti. Bense eve gidemedim diye üzülüp 12'de uyudum. Aslında boşuna üzmüşüm kendimi. Saat 2.28'de sancılarım başladı. Aslında sancı değil de dalga demek daha yerinde olur. Sabah 7'de açıklığım 2 cm olmuştu. Elimden geldiği kadar koridorda yürüdüm. Dalgalarım 4 dakika da bir olacak şekilde öğlene kadar devam etti. Odanın içine sığamadığım anların birinde kardeşim dedi ki: "Abla koltuğun koluna otur kafanı da göğsüme daya. 2 dakika da olsa rahat et." Yanına gittim. Kafamı göğsüne dayadım. Bu arada kardeşim telefonuyla bir şeyler yapmaya başladı. Meğer kafamda bit olduğundan şüphelendiği bir böcek görmüş. İnternetten ona bakıyormuş. Sonuç: Bir aydır egzama sandığım saç kaşıntımın sebebi BİT'miş. Bir de bununla uğraşacaktım. Hemen kafamı yanımda olan şal ile sarıp hemşirelere söyledik. 

Kafamda bit, sırtımda inanılmaz ağrı ile odanın içinde dört dönüyorum. Saat iki gibi gözlem odasına gittim. Tansiyon, NST, lavman derken saat 16.30 gibi benim dalgalarım 2 dakikada 1 olacak şekilde sıklaştı. Doğum hikayelerinde algılayamadığım durum benim de başıma geldi. Sancı arasında uyuyakaldım. Üstüne üstlük rüya bile gördüm. Doktorum gelip gidip açılmamı kontrol etti. Açılmam 4 cm olduktan sonra suyumun gelmesini sağladı. Su geldikten sonra benim dalgalarım ciddi ciddi ağrıya dönüştü. Doktoru gördükçe epidural deyip durdum. Hemşire açıklığımı kontrol etti. 4.5 cm. Ben doktora yalvardım epidural diye. Cevaben bana şunları söyledi: "Özlem Hanım ilk doğumunuz. Epidural işe yaramayabilir. Doğum süreniz uzar. Ikınmanız gereken zaman gelince etkili ıkınamayabilirsiniz. Ama madem ısrarcısınız arkadaşımı çağırayım." Doktor bu sözleri söylerken ben öyle bi tuvalet ihtiyacım hissettim ki... Cümlesini bitiremeden doktora hocam tuvalete gitmem lazım deyip kalkmaya çalıştım. Doktorun yüz ifadesi görülmeye değerdi. "Sana lavman yaptık tuvalet ihtiyacı değildir ama bu kadar çabuk açılamazsın" dedi. Bunu söylerken aynı zamanda da açılmamı kontrol etti. 7 cm. Herkeste bir şaşkınlık bir sevinme... 

Bana nasıl ıkınmam gerektiğini anlattılar. Yirmi dakika falan ıkındım. Plasentanın sol kısmı öndeymiş. Ondan uzamış. Derken beni doğum masasına aldılar. Ikınıp durdum ama kızım gelmedi. Bir ara ıkınmaya çalışırken doktorun yüzüne tükürdüm. Ha ıkın ha oldu ha oluyor derken 20.25'te Ezgi'miz doğmuştu. İlk sorduğum şey yüzünde leke var mıydı olmuş :) Yalnız bende şöyle bi aksilik oldu. Ben ıkınırken acil iki vaka geldi. Benle ilgilenen kimse pek olmadı. Gerektiği gibi ıkınamamışım. Bundan dolayı yırtığım oldu. Dikiş atılırken bebeğimi yanıma getirdiler. Kokladım. Öptüm. Doğumhaneden çıkıp başka bi odaya geçtik bebeğim, ben ve hemşire hanım. Bana serum takıldı. Ben kızımı doğar doğmaz emzirmek istiyordum. Hemen olmasa da yarım saat içinde emzirdim kızımı. Serum bitince beni tekerlekli sandalyeye oturtup bebeğimizi kucağıma verdiler. Doğumhanenin kapısında kardeşim ve kocam beni bekliyorlardı. Bense hüngür hüngür ağlıyordum. Kapıdan çıkarken ilk söylediğim cümle ise şu: Aşkım bebeğimizde leke yok! Epizyomda sıkıntı olmasına rağmen 9 ay ettiğim dualar kabul oldu. Son anda epidural isterim diye tutturmama rağmen normal bir şekilde pırtlattım :)

Herkese sağlıklı doğumlar dilerim,

Özlem


Bebek Yapım Bakım Onarım

Bebek Yapım Bakım Onarım